Kuralsız Dünya: Arka Bahçeler, Halkalar ve Jandarmasız Küresel Düzen
Trump’ın Dünyası Mantıksız Değil, Kuralsız Bir Dünya
İbrahim Hamidi - Son güncelleme: 13 Aralık 2025
Donald Trump’ın dış politikasını artık bir kaos ya da kişisel bir doğaçlama olarak okumak mümkün değil. Bu politika, seksen yıldır yürürlükte olan uluslararası düzeni bilinçli biçimde söküp atmayı ve yerine daha basit ama çok daha sert bir mantık koymayı hedefleyen bilinçli bir tercihtir. Kuralların değil nüfuz alanlarının, ittifakların değil pazarlıkların, hukukun değil gücün belirleyici olduğu; cephelerin değil “arka bahçelerin”, geniş bir dünyanın değil belirli halkaların hüküm sürdüğü bir düzen.
ABD’nin son ulusal güvenlik stratejisi teknik bir belge değil; Batı liderliği fikriyle ve “küresel polis” rolüyle açık bir kopuş ilanıdır. Bu anlayışta ABD artık uluslararası düzenin garantörü olarak kendini görmüyor; bunun yerine kendi hayati alanını, “arka bahçelerini” ve nüfuz halkalarını tahkim etmeye çalışan bir süper güç olarak konumlanıyor. Taahhütlerini daraltıyor, kırmızı çizgilerine yaklaşanlara yüksek bedeller ödetmeye hazırlanıyor ve bu halkaların dışında olup bitene bilinçli biçimde gözlerini kapatıyor.
Bu stratejinin en tehlikeli yanı söyledikleri değil, bilinçli olarak görmezden geldikleridir. Rusya metinde neredeyse yoktur; Ukrayna savaşı ise 1945’ten bu yana Avrupa’daki en büyük savaş olmasına rağmen tali bir çatışmaya indirgenir. Bu bir ihmal değil, nüfuz halkaları mantığının doğrudan sonucudur. Ukrayna ABD’nin hayati halkasına dâhil değildir; Avrupa’nın güvenliği artık stratejik bir öncelik değil, mali ve siyasi bir yüktür. Mesaj nettir: Avrupalılar kendilerini kendileri savunmalı ya da kendi adlarına yapılacak pazarlıkları kabullenmelidir. Bu, Doğu Avrupa’da kalıcı Rus nüfuzunun meşrulaştırılması anlamına gelse bile. Böylece Avrupa yalnızca ihmal edilmekle kalmaz; uluslararası sistemde ortak değil, tâbi bir aktör olarak yeniden tanımlanır.
Buna karşılık ABD’nin “gerçek tehdit” algısı içe ve yakın çevreye odaklanır. Kitlesel göç, uyuşturucu, sınır aşan suçlar ve Batı toplumlarındaki çözülme varoluşsal tehditler olarak sunulurken, büyük savaşlar ABD’nin hayati halkalarının dışında kaldığı sürece tali hale getirilir.
Bu dönüşüm, Monroe Doktrini’nin en çıplak haliyle geri dönüşü anlamına gelir. Batı Yarımküre Washington’un arka bahçesidir ve bu alandaki her yabancı nüfuz doğrudan ulusal güvenlik tehdidi sayılır.
Bu çerçevede Trump’ın uyuşturucuyla savaş ilanı, bir kamu politikası olmaktan çok jeopolitik bir kontrol aracına dönüşür. Meksika, Orta Amerika ve Karayipler ABD sınırlarının güvenlik uzantıları gibi ele alınır. Yardımlar, ticaret ve diplomasi uyum şartına bağlanır. Egemenlik koşulludur, bağımsızlık teoriktir; itiraz ise yaptırımla ya da güç kullanma tehdidiyle karşılanır.
Venezuela bu yaklaşımın en açık örneğidir. Nicolás Maduro rejimi otoriter olduğu için değil; Rusya, Çin ve İran’la ilişkileri sayesinde ABD’nin hayati halkasında jeopolitik bir gedik açtığı için hedef alınır. Washington Venezuela’yı bir demokrasi meselesi olarak değil, kapatılması gereken bir nüfuz dosyası olarak görür. Yaptırımlar, izolasyon, askeri tehditler, petrol tankerlerine el koyma ve hatta davranış değişirse petrol anlaşmalarına hazır olma hali, tek bir amaca hizmet eder: Venezuela’yı yeniden jeopolitik itaat halkasına sokmak. Ne halkı kurtarmak ne de sürdürülebilir bir devlet inşa etmek önceliktir.
Çin ise görmezden gelinemeyecek tek rakiptir; ancak ona yaklaşım da klasik demokrasi-otoriterlik çatışması çerçevesinde değildir.
Ortadoğu’da da aynı mantık geçerlidir, fakat daha çıplak bir siyasal netlikle. Bölge, çözüm ya da istikrar alanı olarak değil; ABD çıkarlarına hizmet edecek biçimde kontrol edilmesi gereken bir saha olarak ele alınır. Öncelik İsrail’in güvenliği ve İran tehdididir. Bu bağlamda Gazze savaşı bir insani trajedi ya da uluslararası hukuk sınavı değil; bölgesel caydırıcılık dosyasıdır. ABD’nin İsrail’e koşulsuz desteği ve Gazze’deki yıkıma gösterdiği hoşgörü, çaresizlikten değil; bir müttefike baskı yapmanın maliyetinin, hukuki ve ahlaki bedelden daha ağır olduğu inancından kaynaklanır.
İran ise rejim yapısından çok, vekilleri aracılığıyla bu düzeni bozma kapasitesi nedeniyle merkezî tehdit olarak sunulur. Diğer çatışmalar çözülmez; dondurulur, yönetilir ya da maliyeti artınca terk edilir.
Çin’le mücadele ise ideolojik değil; ticari ve teknolojiktir. Çin tehdit olduğu için değil, ABD’nin ekonomik kalbine ve tedarik zincirlerine rakip olduğu için hedef alınır. Gümrük tarifeleri, teknoloji kısıtlamaları ve müttefiklere baskı pazarlık araçlarıdır. Anlık Amerikan üstünlüğünü garanti ediyorsa, küresel ticaret düzeninin ya da müttefiklerin istikrarının zarar görmesi sorun edilmez.
Trump’ın dünyası, sonuçta, mantıksız değil; kuralsız bir dünyadır. Ortak ilkeler yoktur, evrensel değerler yoktur, ücretsiz koruma yoktur.

Ulusal güvenlik stratejisi dünyayı sert nüfuz halkalarına ayırır: Duvarlarla ve güçle korunan iç halka; Batı Yarımküre’de hiçbir sızmaya izin verilmeyen bölgesel halka; ve geri kalan, pazarlıklarla yönetilen dış halka. Demokrasi, insan hakları ve uluslararası hukuk seçici söylem araçlarına dönüşür; işe yaradığında kullanılır, çıkarlarla çeliştiğinde bir kenara atılır.
Ortaya çıkan şey yeni bir düzen değil; mevcut düzenin yavaş yavaş yıkılmasıdır. Birleşmiş Milletler sistemi aşındırılır. Avrupa ya marjinalleştirilir ya da liderliksiz bir zorunlu askerîleşmeye itilir. Ukrayna bir pazarlık kartına indirgenir. Gazze cezasızlığın açık sahnesi olur. Latin Amerika yeniden güvenlik bağımlısı konuma sürüklenir. Çin ise olduğu için değil, ABD nüfuzundan koparabildikleri için hedef alınır.
Trump’ın dünyası, nihayetinde, kuralsız bir dünyadır: Ortak normların olmadığı, değerlerin bağlayıcılığını yitirdiği, bedava güvenliğin sona erdiği bir dünya. Sadece nüfuz haritaları, arka bahçeler, sert halkalar ve acımasız pazarlıklar vardır. Mesaj açıktır: ABD’nin hayati alanına yaklaşan bedel öder; Washington’dan artık inanmadığı bir düzeni savunmasını isteyen ise kaçınılmaz bir hayal kırıklığına hazırlanmalıdır.
KAYNAK: https://www.majalla.com/
