ABD–İran Sarmalında Savaş, Nükleer Denge ve “Dayı”nın Gölgesi
ABD–İran Sarmalında Savaş, Nükleer Denge ve “Dayı”nın Gölgesi
Naci HANPOLAT – 31.01.2026
Son dönemde ABD’nin Hint Okyanusu ve Körfez bölgesine yoğun askeri sevkiyat yapması, Washington’un İran’a karşı askeri seçeneği ciddi biçimde masada tuttuğunu göstermektedir. Uçak gemileri, onları koruyan savaş filoları ve bölgedeki hava üslerine konuşlandırılan unsurlar, sembolik bir caydırıcılıktan ziyade fiilî bir saldırı kapasitesinin oluşturulduğuna işaret etmektedir. Bu tablo, ABD’nin İran’la yaşanan gerilimi yalnızca diplomatik baskı aracı olarak görmediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu yaklaşım, Donald Trump’ın dış politikada sıkça başvurduğu yöntemle uyumludur. Trump genellikle önce savaşın altyapısını hazırlar, ardından ağır şartlar dayatır. Karşı taraf geri adım atmaz ve askeri müdahalenin maliyetinin beklenenden yüksek olacağı anlaşılırsa, geri çekilmeyi de pragmatik bir başarı gibi sunmaktan çekinmez. Bu tutum Trump’a özgü bir kişisel refleks değil, ABD’nin uzun süredir izlediği güç temelli dış politikanın daha görünür ve daha kaba bir versiyonudur.
"Kontrollü Çatışma" İllüzyonu ve İran'ın Reddiyesi
Mevcut gerilimde, diplomatik çevrelerde dile getirilen ancak henüz bağımsız kaynaklarca doğrulanmamış bilgilere göre ABD, İran’a yönelik olası bir saldırıyı “kontrollü” bir senaryo üzerinden yürütmeyi gündeme getirmiştir. Buna göre İran’ın ya hiç karşılık vermemesi ya da önceden haber verilmiş, sembolik bir tepkiyle yetinmesi beklenmiştir. İran tarafının ise bu yaklaşımı reddettiği; herhangi bir askeri müdahalenin tam kapsamlı savaş sebebi sayılacağı ve bu durumda ABD ile İsrail’e ait ulaşılabilir tüm hedeflerin vurulacağı mesajını ilettiği öne sürülmektedir.
İran’ın böylesi bir savaşa ne ölçüde hazır olduğu tartışmalıdır. Ancak İran’ın, sahip olduğu imkânlarla İsrail’e ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığına ciddi zararlar verebilecek kapasiteye sahip olduğu da inkâr edilemez. Özellikle ABD’nin bölgedeki üsleri ve uçak gemileri, böyle bir çatışmada doğrudan hedef hâline gelebilir. Bu durum İran’a mutlak bir üstünlük sağlamaz; fakat saldırının maliyetini öngörülemez kılar. ABD, İran’ı kısa sürede etkisiz hâle getiremeyeceğini anlarsa, geri adım atma ihtimali güçlenir.
Asimetrik Güç Dengesi ve “Adil Olmayan Kavga”
Bölgedeki güç dengesi adil bir çatışmadan son derece uzaktır. ABD ve İsrail, askeri, teknolojik ve nükleer kapasiteleriyle karşılarındaki aktörlere baştan büyük bir asimetri dayatmaktadır. ABD; dünyanın en büyük savunma bütçesine, yüzlerce denizaşırı üsse ve küresel vurucu güce sahip bir devlettir. Bu güç, hukuku değil çıkarı esas alarak kullanılmaktadır.
Daha tehlikeli olan ise şudur: Eğer ABD veya İsrail kendisini varoluşsal bir tehdit altında hisseder ve karşı tarafa “ibretlik” bir darbe indirmeyi gerekli görürse, taktik nükleer silah kullanımı teorik bir ihtimal olmaktan çıkar. Özellikle hedef alınan ülkede kamuoyundan ümidini kesmiş bir Amerika için bu eşik çok daha kolay aşılabilir. İran’ın İsrail’e veya ABD’ye ait büyük bir askeri platformu —örneğin bir uçak gemisini— ağır biçimde vurması hâlinde, bu risk dramatik biçimde artacaktır. Bu olasılığı yok saymak değil, ciddiyetle hesaba katmak gerekir.
Bu asimetrik tabloyu soyut kavramlar yerine bir sahneyle anlatmak mümkündür:
Loş bir sokak köşesinde iki kişi karşı karşıyadır. Biri yorgun, üstü başı hırpalanmış ve ekonomik olarak sıkıntıda olduğu her halinden belli bir adamdır. Üstelik kendi ailesi içinde bile onun bu kavgaya girmesini eleştiren, hatta tökezlemesini bekleyen çatlak sesler yükselmektedir. Atacağı her yumruğun bedelini kanıyla ödeyeceğini bilmektedir.
Karşısındaki ise zinde, kendinden emin ve devasa bir destek mekanizmasıyla korunmaktadır. Ama asıl korkutucu olan, kavgayı izleyen üçüncü bir gölgedir: Sokak köşesinde elleri cebinde duran bir “Dayı”. Dayının belindeki nükleer silah, bu kavganın hiçbir zaman "adil bir yumruklaşma" olmayacağının garantisidir
Zayıf olan, attığı her yumrukta şunu düşünmek zorundadır:
“Eğer çok sert vurursam, köşedeki dayı silaha davranır mı?”
Güçlü olanın böyle bir hesabı yoktur. O, isterse kavganın seyrini bir anda değiştirecek bir kozu elinde tutmaktadır.
Bu, iki eşit aktörün karşılaşması değildir.
Bu, belinde silah olan birinin, silahsız birine “adil kavga” çağrısı yapmasıdır.
İran’ın durumu, tam olarak bu hesapla hareket etmek zorunda kalan bir aktörün durumu gibidir.
Rusya ve Çin Faktörü
Kamuoyunda sıkça dile getirilen bir diğer mesele, Rusya ve Çin’in olası bir savaşta İran’ın yanında fiilen yer alıp almayacağıdır. İran ile her iki ülke arasında siyasi, ekonomik ve stratejik ilişkiler bulunsa da bu durum doğrudan askeri müdahaleyi garanti etmemektedir.
Moskova ve Pekin, İran’la derin stratejik bağlar kursalar da günün sonunda kendi ulusal çıkarlarının terazisinde tartım yaparlar. ABD’nin Rusya’ya (örneğin Ukrayna hattında) ya da Çin’e (Tayvan veya ticaret savaşları başlığında) vereceği kritik tavizler, bu iki devi bir anda "aktif tarafsızlığa" itebilir.
Son dönemde dolaşıma sokulan Çin’den İran’a yoğun mühimmat sevkiyatı ya da Rusya’dan S-400 sistemleri ve Su-35 uçakları teslim edildiği yönündeki haberler ise şu ana kadar güvenilir uluslararası kaynaklarca doğrulanmamıştır. Bu tablo, İran’ın Rusya ve Çin tarafından tamamen yalnız bırakılacağı anlamına gelmez; ancak alacağı desteğin sınırlarını doğru okumak zorunda olduğunu gösterir.
Olası bir savaşta İran, büyük ölçüde kendi kapasitesine ve Irak, Lübnan, Yemen hattında şekillenen direniş eksenine dayanarak ABD ve İsrail için maliyeti azami seviyeye çıkarmaya çalışacaktır.
Savaş uzadıkça bölge halklarının öfkesi ve kamuoyu baskısı da ABD üzerinde ciddi bir yük oluşturacaktır.
Bölgesel Sonuçlar ve Ortak Sorumluluk
Bu noktada iki kritik soru öne çıkmaktadır:
Birincisi, İran’ın ani ve yıkıcı bir ilk darbeyi bertaraf edip edemeyeceği ve savaşı zamana yayarak sürdürebilip sürdüremeyeceğidir.
İkincisi ise İran’ın ABD ve İsrail’e ciddi zararlar vermesi hâlinde, karşılık olarak taktik nükleer silah kullanımına nasıl bir cevap geliştireceğidir.
Bu senaryolar yalnızca İran’ı değil; başta Türkiye ve Pakistan olmak üzere tüm bölge ülkelerini doğrudan ilgilendirmektedir. Bölge halkları yaklaşık bir asırdır savaş, yoksulluk ve siyasi istikrarsızlık altında yaşamaktadır. Yeni ve büyük bir savaş, bu yükü daha da ağırlaştıracaktır.
Öte yandan göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek vardır: İsrail’in uzun süreli savaşlara dayanma kapasitesi sınırlıdır; ABD’nin bölgeye yığdığı askerî güç ve mühimmat da sınırsız değildir. Çatışma uzadıkça maliyet artacak ve bu durum ABD’yi bölgedeki varlığını sorgulatan yeni bir denge arayışına zorlayacaktır.
Bu nedenle Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Irak ve diğer bölge ülkelerinin; olası bir saldırı durumunda saldırganlığı açık biçimde teşhir etmeleri ve diplomatik zeminde net bir tutum almaları, yalnızca İran için değil, kendi güvenlikleri açısından da hayati önemdedir.
Caydırıcılığın olmazsa olmazı: Üç Vazgeçilmez
Bugünün uluslararası sistemi ahlaki değil, güç temelli işlediği için istemesek de yüzleşmek zorunda olduğumuz bir gerçek vardır: Bir ülkenin kendisini ve halkını gerçek anlamda koruyabilmesi için tam caydırıcılık şarttır. Bu caydırıcılık ise üç temel unsur olmadan mümkün değildir:
- Etkin ve yeterli nükleer silaha sahip olmak.
Bu güç, esas olarak saldırmak için değil, caydırıcılığı sağlamak için gereklidir.
- Bu gücü dünyanın herhangi bir noktasına ulaştırabilecek taşıyıcı sistemlere sahip olmak.
Uçaklar, balistik füzeler ve uzun menzilli platformlar olmadan nükleer kapasite caydırıcı olmaz.
- İkinci Vuruş Kabiliyeti (Nükleer Denizaltılar):
İlk saldırıda felç olsanız bile, okyanusun derinliklerinden "kıyameti" düşmanınıza iade edebilecek bir kapasiteniz yoksa, caydırıcılığınız pamuk ipliğine bağlıdır.
Sonuç olarak, Türkiye’den Pakistan’a kadar tüm bölge ülkeleri, fiilî savaşa girmeksizin fakat bunun dışındaki tüm araçları kullanarak bu asimetrik zorbalığa karşı İran’ın yanında saf tutmak zorundadır. Bu; uluslararası platformlarda açık siyasi destek vermeyi, diplomatik baskıyı eşgüdüm içinde artırmayı, istihbari bilgi ve erken uyarı mekanizmalarını paylaşmayı, ekonomik ve lojistik kanalları açık tutmayı ve küresel kamuoyunda saldırganlığın ğayr-ı meşru oluşu üzerinden güçlü bir anlatı kurmayı içerir.
Çünkü bu coğrafyada düşen her kale, bir sonraki fırtına için diğer kalelerin duvarlarını biraz daha inceltir.
Enfal, 60
“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”
