İran Füzeleri Tartışması: Soğukkanlılık Yerine Sert Söylemler Neye Hizmet Ediyor?
İran Füzeleri Tartışması: Soğukkanlılık Yerine Sert Söylemler Neye Hizmet Ediyor?
Son günlerde İran’dan atıldığı iddia edilen bazı füzelerin Türkiye’nin güney sınırlarında düşürüldüğüne dair haberler ve bu konuyla ilgili devlet makamlarından yapılan açıklamalar, doğrusu beklenen sağduyulu üslubun oldukça dışında görünmektedir. Böylesine hassas ve bölgesel dengeleri doğrudan etkileyebilecek bir meselede, daha ölçülü ve serinkanlı bir dilin tercih edilmesi beklenirdi.
Benzer bir durum, Azerbaycan cephesinde de yaşandı. Özellikle İlham Aliyev’in Azerbaycan’a düştüğü söylenen füze parçası hakkında yaptığı açıklamalar da, normal şartlarda beklenenden çok daha sert bir ton içeriyordu. İlginç olan ise aynı süreçte Güney Kıbrıs’taki İngiliz üssüne düşen bir füze parçası ile ilgili olarak İngiltere’nin yaptığı açıklamanın, hem Türkiye’nin hem de Azerbaycan’ın açıklamalarına kıyasla çok daha serinkanlı ve dengeli bir üslup taşımasıydı.
Nitekim Güney Kıbrıs’taki İngiliz askeri üssüne yönelik füze saldırısı konusunda İngiliz yetkililer “olayın kaynağı hakkında yapılan araştırmalarda üsse atılan füzenin İran topraklarından ateşlendiğine dair net bir tespit bulunmadığını" açıkladılar.
Aslında rasyonel bir değerlendirme yapıldığında, İran’ın doğrudan Türkiye’ye ya da Azerbaycan’a yönelik bir füze saldırısı gerçekleştirmesinin makul bir açıklaması bulunmamaktadır. Nitekim İran hükümeti de iki ayrı resmi açıklama yaparak böyle bir saldırının kendileri tarafından gerçekleştirilmediğini duyurmuştur.
Benzer şekilde daha önce Suudi Arabistan’daki Amerikan diplomatik tesislerine ve petrol altyapılarına yönelik füze saldırıları konusunda da İran makamları, saldırıların kendilerince yapılmadığını ifade ettiler.
Bugün İran zaten son derece ağır bir baskı altında bulunmaktadır. Batı dünyası; uzaydan, havadan, karadan ve denizden sahip olduğu tüm imkânları kullanarak bu ülkeyi diz çöktürmeye ve teslim almaya yönelik çok yönlü bir baskı kurmuş durumdadır. İran ise bu süreçte adeta bir varoluş mücadelesi vermektedir. Böyle bir ortamda, İran’ı daha da zor durumda bırakabilecek ve Allah korusun Türkiye ile Azerbaycan’ı İran’la karşı karşıya getirebilecek açıklamaların yapılması ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Bu noktada Türkiye açısından belirleyici unsurun devlet aklı olduğuna inanıyorum. Türkiye’nin başında Recep Tayyip Erdoğan bulunduğu sürece, hangi güç hangi oyunu kurarsa kursun Türkiye’nin bu tür tuzaklara kolay kolay düşmeyecek bir feraset ve basirete sahip olduğunu düşünüyorum. Umut ederim ki zaman zaman duyduğumuz sert açıklamalar daha çok dış kamuoyuna yönelik diplomatik zorunlulukların bir parçası olsun.
Bununla birlikte böylesine kritik dönemlerde sözün ayarını doğru yapmak hayati öneme sahiptir.
Nitekim bu saldırıların gerçekten İran içinden yapılmış olması ihtimali dahi, meselenin basitçe İran devletiyle ilişkilendirilmesini gerektirmez. İran içinde faaliyet gösterdiği sıkça dile getirilen Mossad ve CIA bağlantılı yapılanmaların böyle bir provokasyonu organize etmiş olabileceği ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Böyle bir “sahte bayrak” operasyonu, bölgedeki aktörleri birbirine karşı kışkırtmayı hedefliyor olabilir.
Tam da bu yüzden yalnızca siyasi açıklamalarda değil; diplomatik tutumlarda ve hatta haber dilinde bile son derece dikkatli olunması gerekir. Çünkü yaşanan gelişmeler sıradan bir güvenlik olayı değil, büyük güçlerin bölgeyi yeniden şekillendirme mücadelesinin parçası olabilir.
Eğer bölgedeki aktörler yeterince dikkatli davranmazsa, -Allah korusun- dış güçler Azerbaycan ile İran’ı karşı karşıya getirebilir. Daha da tehlikelisi, bu gerilimin zamanla Türkiye ile İran arasında sınır hattında askeri hareketliliğe dönüşmesi ihtimali doğabilir. Böyle bir senaryo yalnızca iki ülke için değil, bütün Orta Doğu ve İslam dünyası için son derece ağır sonuçlar doğuracaktır.
Etkisi sınırlarının çok ötesine uzanan bir bölgesel güç olarak Türkiye’den beklenen yalnızca kendi dengeli ve barış yanlısı tutumunu koruması değildir. Ankara’nın aynı zamanda Azerbaycan’ı da bu tür provokasyonlara karşı uyarması ve bölgeyi ateşe atabilecek maceralardan uzak tutacak bir siyasi aklı teşvik etmesi gerekir. Zira böylesi bir sorumluluk yalnızca iki ülkenin değil, bütün bölgenin geleceğini ilgilendirmektedir.
Özetle; çeşitli sebeplerle İran’a destek verememek anlaşılabilir. Ancak en azından köstek olmamak ve sözün ölçüsünü korumak gerekir. Çünkü böylesine kritik dönemlerde yapılan her açıklama yalnızca bir diplomatik mesaj değildir; aynı zamanda bölgedeki güç dengelerini etkileyebilecek bir jeopolitik hamleye dönüşebilir. Bugün mesele sadece birkaç füzenin nereye düştüğü değildir.
Asıl mesele, bu tür olayların bölge ülkelerini birbirine düşürmek için kullanılıp kullanılmayacağıdır. Bu nedenle ölçüsüz her söz, farkında olunmadan büyük güçlerin kurduğu jeopolitik satrançta yeni bir hamleye dönüşebilir. İşte tam da bu yüzden bugün en büyük ihtiyaç sert söylemler değil, soğukkanlı devlet aklıdır.
