İran Üzerinden Yeni Bir “Kürt Mehmet Nöbete” Denklemi mi Kuruluyor
İran Üzerinden Yeni Bir “Kürt Mehmet Nöbete” Denklemi mi Kuruluyor
Ortadoğu’da büyük güçler, kendi stratejik çıkarları doğrultusunda yerel aktörleri sahaya sürme eğilimini sürdürüyor. Kürtler, tarih boyunca zaman zaman başkalarının çatışma planlarında taşeron konumuna itildiler. Bugün de benzer bir senaryonun yeniden sahnelenmeye çalışıldığına dair işaretler bulunuyor.
2024 Haziran ayında ABD’nin İsrail ile koordineli biçimde İran’a yönelik saldırıları sürerken, eş zamanlı olarak İran içinde bir ayaklanma zemini oluşturma planlarının da gündeme geldiği görülüyor. Bu kapsamda özellikle Trump’ın Irak Kürdistanı yetkilileriyle yaptığı telefon görüşmesine dair haberler, İran’daki Kürt muhalif unsurların yeniden mobilize edilmesi yönünde bir beklentinin oluştuğunu düşündürmektedir.
Nitekim son saldırıların ardından İran Kürdistanı’nda faaliyet gösteren bazı örgütlerin birleşerek İran’a karşı ortak eylem kararı aldıklarını duyurmaları, bu senaryonun bir parçası olarak okunabilir.
Tarihsel Tecrübe: Büyük Güçlerin “Kullan-At” Stratejisi
Kürtlerin yüzyılı aşan özgürlük ve hak mücadelesinin, bunca fedakârlık ve ağır bedellere rağmen kalıcı ve bütünlüklü bir sonuca ulaşamamasının temel nedenlerinden biri, sorunun doğrudan ya da dolaylı sebebi-tarafı olan büyük güçlerden çözüm beklentisine girme eğilimidir. Bu beklenti kimi dönem Rusya’ya, kimi dönem Amerika’ya, kimi zaman İngiltere, Almanya veya Fransa’ya, kimi zaman da İsrail’e yönelmiştir. Ancak sonuç çoğu kez değişmemiştir.
Bu durumun en güncel ve çarpıcı örneklerinden biri Rojava pratiğinde ortaya çıktı. Türkiye’de yürütülen birinci çözüm süreci, Kürt meselesinin silahsız ve siyasal zeminde ele alınması açısından tarihsel bir fırsattı. Ancak o dönemde ABD’nin PKK’ye “Türkiye ile çözüm sürecini sonlandırın, Suriye’de size devletleşme imkânı sağlayalım” yönünde sunduğu perspektif, dış aktörlerin kendi stratejik ajandalarını yerel dinamiklere dayatma girişimlerinin sonuçlarını açıkça gösterdi. Bu müdahalelerin yarattığı yıkıcı etkiler, çözüm süreci sonrası yaşanan hendek olaylarında bir hiç uğruna üç bin üzerinde Kürt gencinin hayatını kaybetmesiyle gözler önüne serildi.
Peki bu yönlendirmelerin sahadaki karşılığı ne oldu?
Rojava deneyimi, söz konusu beklentinin pratikteki izdüşümünü oluşturdu. Yaklaşık on yıl boyunca bağımsızlık ve devletleşme ihtimali, Batılı medya ve diplomatik söylem aracılığıyla yüksek beklentilerle sunuldu. Ancak son dönemde ABD’nin baskısıyla Şam yönetimiyle varılan uzlaşı neticesinde, yapının Suriye devleti içerisinde sınırlı bir statüye razı edilmesi ve silahlı unsurların entegrasyon sürecine yönlendirilmesi, bu vaadin yapısal olarak sürdürülebilir olmadığını ortaya koydu. Mazlum Abdi’nin zaman zaman dile getirdiği hayal kırıklıkları da bu dönüşümün iç gerilimlerini yansıtmaktadır.
Bu süreç, büyük güçlerin vaatlerinin ilkesel değil; büyük ölçüde konjonktürel ve çıkar temelli olduğunu bir kez daha göstermiştir. Stratejik öncelikler değiştiğinde, dün verilen sözlerin hızla anlamını yitirebildiği görülmektedir.
Nitekim ABD’nin bölgede dönemsel ihtiyaçlar doğrultusunda desteklediği yerel aktörleri, işlevleri azaldığında yalnız bırakmasına dair örnekler az değildir. Afganistan’dan çekilme sürecinde, ABD ile iş birliği yapmış yerel unsurların Kabil Havalimanı’nda yaşadığı dramatik sahneler — uçak tekerleklerinden düşerek hayatını kaybeden insanlar — büyük güçlere yaslanmanın ne denli kırılgan bir güvenlik zemini sunduğunu tüm dünyaya göstermiştir.
İran Dosyası ve “Yerel Taşeronluk” Riski
Bugün ABD ve İsrail’in, hiçbir meşru zemine dayanmadan ve büyük ölçüde İsrail merkezli bölgesel stratejik hedefler doğrultusunda İran’a yönelik yürüttüğü saldırganlığa, “kurulacak bir bölgesel Kürdistan” hayaliyle destek vermek Kürtlerin hem derin ulusal onuruna hem tarihsel tecrübeye hem de siyasal akla aykırıdır.
ABD ve İsrail’in kendi kara güçlerini İran sahasına sürmek yerine yerel unsurları öne çıkarmayı tercih etmesi şaşırtıcı değildir. Büyük güçler açısından yerel halkın bedel ödemesi, kendi askerlerinin bedel ödemesinden her zaman daha “maliyet-etkin” görülmüştür. Bu nedenle böylesi bir çatışmada gönüllü “parola askeri” olmak, stratejik bir hata olmanın ötesinde, ciddi bir siyasi basiretsizlik anlamına gelir.
Irak Kürdistanı Açısından Tehlikeli Bir Denklem
Irak Kürdistanı bugün dünya üzerinde Kürtlerin fiilî ve hukuki anlamda belli bir statüye sahip olduğu tek yapıdır. Bu statü; yılların mücadelesi, fedakârlık ve ağır bedeller sonucunda elde edilmiştir.
ABD’nin bölgesel hesapları doğrultusunda İran içindeki bir isyana destek verilmesi yönünde telkinlerde bulunduğu yönündeki iddialar, bu statüyü doğrudan riske atabilecek mahiyettedir. Böyle bir kirli savaşın parçası olmak hem haksız bir saldırıya maruz kalan bir devlete içerden ihanet olarak ahlaken sorunlu hem de reel politik açıdan sonuç alınması baştan şüpheli bir girişim olacaktır.
IKBY, Barzaniler ve Talabaniler- İran İlişkisi
Talabani çizgisi, son yirmi yılda hem Irak merkezi siyaseti hem de Kürdistan Bölgesel Yönetimi bağlamında İran’la görece yakın ve pragmatik ilişkiler yürüttü. Özellikle Bağdat’taki güç dengelerinde, İran’a müzahir aktörlerle koordineli hareket edildiği birçok başlıkta görüldü.
Celal Talabani’nin Ortadoğu siyasetinde “duruma göre şeytanla bile ittifak yapılabilir” şeklinde özetlenen pragmatik yaklaşımı, Ankara-Tahran-Bağdat-Erbil arasında yürüttüğü denge siyaseti onun siyasi tarzını tanımlayan bir referans olarak hafızalardadır. Bu yaklaşımın sağladığı manevra alanı kadar, taşıdığı riskler de ortadadır.
Bugün İran’a karşı kurgulanabilecek bir isyan senaryosunda Talabani kanadının nasıl bir tutum alacağı, bölgesel denklemi doğrudan etkileyecek bir faktördür.
Buna karşılık Barzani çizgisi, sol-seküler ideolojik saplantılardan uzak bir Kürt milliyetçiliğini yalnızca jeopolitik bir enstrüman değil, tarihsel bir hak ve onur meselesi olarak ele almış; aynı zamanda bölgesel gerçekliklerle çatışmadan denge siyaseti yürütmeye çalışmıştır. Barzani hareketini diğer Kürdi hareketlerin çoğundan ayıran en belirgin özelliği; bir yandan Kürt ulusal mücadelesini sürdürürken diğer yandan dini ve kültürel değerlerle kavgalı bir pozisyona savrulmamasıdır. Bu yönüyle Barzani çizgisi, Kürt siyasetinde hem ulusal hem toplumsal meşruiyeti aynı anda koruma iddiası taşımaktadır.
“Hayır” Demenin Maliyeti ve Dememenin Bedeli
Bugünün siyasi konjonktüründe Erbil yönetiminin Washington’a doğrudan ve yüksek perdeden “hayır” demesi kolay değildir. Bunun ekonomik ve siyasi maliyetleri vardır. Ancak “hayır” denmemesinin doğuracağı maliyet, doğrudan bir beka meselesine dönüşebilir.
Irak Kürdistanı, bugünkü statüsünü kısa vadeli ittifaklarla değil; neredeyse bir asra yaklaşan ağır bir mücadele birikimiyle elde etmiştir. Bu statü, yalnızca hukuki bir kazanım değil; kan, fedakârlık ve tarihsel direncin ürünüdür. Böylesi bir birikimi, sonucu belirsiz bir bölgesel çatışma planına dâhil ederek riske atmak stratejik bir kumar olacaktır.
Eğer Irak Kürdistanı, isteyerek ya da zorlanarak ABD’nin İran için tasarladığı çatışma denklemine eklemlenirse, bunun İran sahasında belirleyici bir sonuç üretmesi düşük bir ihtimaldir. Buna karşılık, mevcut statünün güvenliği ve bölgesel meşruiyeti ciddi biçimde aşınabilir. Kürtlerin büyük güçlerin kara harekâtı yerine “yerel vekil güç” olarak sahaya sürülmesi ne kalıcı bir kazanım üretir ne de uzun vadeli güvenlik sağlar.
Tam da bu noktada mesele, sıradan bir diplomatik tercih olmaktan çıkar; Kürt siyasetinin onur ve siyasal bağımsızlık meselesine dönüşür. Serok Mesud Barzani’nin omuzlarında, yalnızca güncel bir siyasi kararın değil, tarihsel bir mirasın sorumluluğu bulunmaktadır. Bu miras, başkalarının çatışma planlarında araçsallaşmayı değil; kendi önceliklerini kendisi tayin edebilen bir irade ortaya koymayı gerektirir.
Gerçek bağımsızlık, yalnızca statü sahibi olmak değil; o statünün hangi koşullarda korunacağını belirleyebilme kudretidir.
Büyük güçlerin önceliklerinin kendi çıkarları olduğu gerçeği, şu son ABD/İsrail saldırısında İran’ın füzelerine hedef olan Körfez ülkelerinde de görülmüştür. ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkeler, kriz anlarında Washington’un savunma şemsiyesinin mutlak olmadığını acı bir şekilde deneyimlemektedirler.
Geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan cephesinden yapılan bir değerlendirmede, “ABD’nin İran kaynaklı füze tehdidine karşı bölgedeki tüm hava savunma sistemlerinin önceliğini İsrail’e verdiği, Suudi hava savunma kapasitesinin bu süreçte yeterince desteklenmediği” yönünde bir serzeniş dile getirildi. Bu tür değerlendirmeler, ABD’nin güvenlik mimarisinin müttefikler arasında eşitlikçi değil, önceliklendirilmiş bir hiyerarşi üzerinden işlediğini göstermektedir.
Bu tablo, dış güvenlik garantilerine mutlak güvenin ne kadar kırılgan olabileceğini ortaya koymaktadır.
Sonuç: Tarihsel Sorumluluk
Kürt siyasal hareketi, yüz yıla yaklaşan bir mücadele tecrübesinin mirasçısıdır. Bu tarihsel birikim, duygusal reflekslerle değil, soğukkanlı ve hesaplı bir stratejik akılla hareket etmeyi zorunlu kılar. Kısa vadeli vaatler uğruna uzun vadede elde edilmiş kazanımları riske atmak, yalnızca politik bir tercih değil, tarihsel ölçekte ağır bir hata olacaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, dış güçlerin çatışma senaryolarında figüran rolü üstlenmek değil; mevcut statüyü koruyacak, Kürt halkının uzun vadeli çıkarlarını ve güvenliğini önceleyecek, bölge ülkeleriyle dengeli ve barışçıl ilişkileri gözeten bir siyasal aklı hâkim kılmaktır. İnancım odur ki, bu stratejik akıl Sayın Barzani’de mevcuttur. Aksi yönde atılacak adımlar, on yılların emeğini ve fedakârlığını geri dönülmesi güç risklerle karşı karşıya bırakabilir.
Tarih bu kez kapıyı çalmıyor; zorluyor. Ve bu eşik, duygusal değil stratejik bir karar anıdır.
Kürtler, başkalarının savaşında taşeron mu olacak, yoksa kendi kazanımlarını koruyan stratejik bir denge mi kuracak?
Bu sorunun cevabı, sadece bugünü değil, gelecek kuşakların kaderini de belirleyecektir.
