İran’daki Gösteriler Üzerinden Dış Müdahale ve Kötü Yönetişim İlişkisi
İran’daki Gösteriler Üzerinden Dış Müdahale ve Kötü Yönetişim İlişkisi
Naci HANPOLAT - 03.01.2026
Günümüz küresel siyasetinde ekonomi, artık sadece rakamlardan ibaret bir refah göstergesi değil; egemen güçlerin (başta ABD, gelecekte ise muhtemelen Çin) kullandığı etkili bir siyasal baskı aygıtıdır. ABD’nin çıkarlarıyla çatışan veya müttefik olsa dahi belirli politikalarda direnen hükümetlere karşı uygulanan ekonomik yaptırımlar, toplumsal huzursuzlukları tetikleyen bir "yumuşak güç" operasyonuna dönüşmüş durumdadır.
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın da haklı olarak vurguladığı gibi İran’daki son gösteriler, bu baskı mekanizmalarının ancak kötü yönetişimle birleştiğinde toplumsal krize dönüştüğünü gösteren çarpıcı bir örnektir.
İran: “ilk” Olmanın Sancıları ve Kuşatılmışlık
İran, modern tarihte İslami yönetim şeklini referans alarak devletleşen ilk örnektir. Bu durum, İran’ı kendisinden önce örnek alabileceği bir deneyimin olmadığı bir "ilk uygulama" sahasına dönüştürmüştür. Bir İslam ekonomisinin nasıl inşa edileceği ve devlet-halk ilişkisinde adaletin nasıl sağlanacağı gibi konularda İran, adeta bir laboratuvar görevi görmüştür.
Ancak bu arayış süreci, emperyalist odakların ağır saldırıları altında gerçekleşmiştir. Devrimin bölgedeki Amerikan çıkarlarına verdiği zarar nedeniyle ABD, İran’ın diğer İslam ülkelerine örnek teşkil etmesini engellemek adına en baştan itibaren bir kuşatma politikası izlemiştir. Ağır ambargolar, İran’ın dünya ekonomisine entegre olmasını engellerken, ülkenin kendi halkıyla barışık bir gelecek inşa etmesine de fırsat vermemiştir.
"Şark Tipi" Güvenlikçi Devlet Geleneği ve Yönetişim Zafiyeti
Dış baskıların varlığı inkâr edilemez bir gerçek olsa da madalyonun diğer yüzünde "Şark tipi" yönetim anlayışının getirdiği kronik sorunlar yatmaktadır. Diğer birçok bölge ülkesinde olduğu gibi İran’da da adam kayırmacılık, güvenlikçi kaygılar ve liyakat zafiyeti, ekonomik yıkımı derinleştirmiştir. Sonuç olarak İran; 80 milyonluk dinamik nüfusuna ve devasa yeraltı zenginliklerine rağmen, dış kuşatmanın ve içsel yönetim hatalarının etkisiyle bölgeye model olabilecek bir yönetişim başarısı sergileyememiştir.
İran’da Son Gösterilerde Ana Motivasyon: Ekonomi
Yatırımcı-analist Esfandyar Batmanghelidj (@yarbatman), kaleme aldığı analizde; İran’daki protestoların hâkim renginin devrimci-yıkıcı değil, reform talepli olduğunu vurgularken İran İslam Cumhuriyeti'nin gücünü ve meşruiyetini oluşturan temel dayanaklardan birine, yani devletin köklü kurumsal yapısına ve halkın bu yapıya olan güvenine işaret etmektedir.
Metinde öne sürülen iddialar, rejim karşıtı bir perspektifle yazılmış olsa da gerçekte şu noktaları doğrulamaktadır:
1. Devrimin Başarısı ve Kurumsal Devamlılık:
Analizin de kabul ettiği gibi, 1979 Büyük İslam Devrimi, ülkenin tarihi ve medeni kimliğine uygun yeni bir siyasi sistemi (Velayet-i Fakih) getirirken, devletin hizmet sunma kapasitesini ve milli kurumlarını korumuş, hatta güçlendirmiştir. Bu, devrimin bir yıkım değil, bir diriliş ve süreklilik hareketi olduğunun kanıtıdır.
2. Halkın Devletine Sahip Çıkması:
Metinde belirtildiği üzere, İran halkı, eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten altyapıya kadar birçok devlet kurumuna güvenmekte ve bu kurumları sahiplenmektedir. Bu durum, halkın rejimle bütünleştiğinin ve devletin hizmetlerinin ne kadar hayati olduğunun açık göstergesidir. Devlet ile millet arasındaki bu organik bağ, dış düşmanların beklentilerinin aksine, ülkeyi bölmeyi imkânsız kılmaktadır.
3. Dış Müdahale Tehdidine Karşı Uyanıklık:
Metnin üstü kapalı olarak değindiği "dış müdahale" riski (CIA, MOSSAD, Siyonist rejim ve bölgesel ayrılıkçı gruplar), İslam Cumhuriyeti'nin 44 yıldır haklı olarak vurguladığı temel bir tehdittir. İran halkı, devrimlerini korumanın ve ülkenin bağımsızlığını muhafaza etmenin, ancak mevcut anayasal düzen ve güçlü devlet kurumları (ordu, Devrim Muhafızları, yargı) sayesinde mümkün olduğunun bilincindedir. Protestolardaki sınırlılık, halkın bu gerçeği idrak etmesinden kaynaklanmaktadır.
4. Halkın Hizmete Dayalı Meşruiyet Algısı:
Analiz, İranlıların polis ve yargı gibi kurumlara bile, bu kurumlar "apolitik" hizmet verdikleri için, olumlu baktığını itiraf etmektedir. Oysa bu kurumlar, İslami ilkeler ve anayasa çerçevesinde görev yapmaktadır. Buradaki asıl vurgu, devletin hizmet kapasitesi ve istikrarıdır. İran İslam Cumhuriyeti hem ideolojik hem de hizmet temelli bir meşruiyet inşa etmiştir.
5. Rejim Değişikliği Senaryolarının Gerçekçi Olmaması:
Metin, "devrim" çağrılarının ne kadar riskli ve yıkıcı olacağını, halkın bunun farkında olduğunu dolaylı olarak kabul etmektedir. İran, bölgedeki diğer ülkelerden (Suriye, Afganistan, Yemen) farklı olarak, güçlü, köklü ve kendi kendine yeten bir devlettir. Her türlü kaos girişimi, bu milli yapı tarafından bertaraf edilecektir.
Yazıdaki şu ifadeleri bir rejim muhalifinden okumak ilginçtir:
“İran’ın sahip olduğu kurumsal işlevsellik kayda değerdir. İran son yıllarda görece bir gerileme yaşamış olsa da gerek komşu ülkeler gerekse diğer orta gelirli ülkelerle karşılaştırıldığında, devlet kurumlarının hâlen belirli bir yaşam standardı sunabildiği bir ülke olma özelliğini korumaktadır. Bu çerçevede İranlılar, Meksika ile kıyaslandığında daha kapsamlı bir sosyal koruma sistemine; Brezilya ile kıyaslandığında daha yüksek düzeyde kişisel güvenliğe; Suudi Arabistan ile kıyaslandığında daha geniş siyasal tercih imkânlarına; Mısır ile kıyaslandığında özel sektörde daha fazla fırsata; Pakistan ile kıyaslandığında ise daha nitelikli kamusal hizmetlere sahiptir.”
6. Bin Yılı Aşan Devlet Aklı ve Tarihsel Süreklilik
İran, modern bir ulus-devletten ibaret değildir; Ahamenişlerden Sasani’ye, Selçuklulardan Safevîlere ve modern İran devletine uzanan bin yılı aşkın kesintili ama süreklilik taşıyan bir devlet geleneğine sahiptir. Bu tarihsel hafıza, İran toplumunda devlete karşı köklü bir aidiyet ve düzen algısı üretmiştir.
İslam Cumhuriyeti, bu geleneği sıfırdan inşa etmemiş; aksine onu İslami bir çerçeveyle yeniden yorumlamıştır. Bu nedenle İran’da yaşanan krizler, rejimsel kopuşlardan ziyade devletin kendini yeniden ayarlama refleksi olarak ortaya çıkmaktadır.
Batılı rejim değişikliği senaryolarının İran’da karşılık bulmamasının temel nedeni, bu derin devlet aklı ve tarihsel devamlılıktır. İran’da rejimler değişebilir, yöntemler tartışılabilir; ancak devlet fikri yıkılmaz.
Bu tablo, İran’daki protestoların neden sistem dışı bir kopuşa değil, sistem içi bir düzeltme arayışına işaret ettiğini açıkça göstermektedir.
Sonuç: Emperyalist Saldırılar ile Kötü Yönetişim Arasındaki Korelasyon
Emperyalist-dış aktörlerin ekonomik saldırıları (yaptırımlar, finansal manipülasyonlar, medya operasyonları) ile ülke yönetimlerinin kötü yönetişimleri arasında derin bir korelasyon vardır. Dış güçler, mevcut gedikleri (liyakat eksikliği, yolsuzluk algısı, adaletsizlik) tespit eder ve bunları büyüterek toplumsal huzursuzluk yaratır. Bu saldırılar, tek başına yıkıcı olmaz; ancak içsel zafiyetler onları besler ve amplifiye eder.
İran örneğinde yaptırımlar ekonomik sıkıntı yaratırken, yönetim hataları bu sıkıntıları halk nezdinde meşruiyet krizine dönüştürme potansiyeli taşır.
Nitekim Türkiye'de de 2017-18 sürecinde yaşanılanlar gösterdi ki dış tehditler, ehil olmayan kadroların hatalarıyla birleşince krizler derinleşir.
Bu korelasyon, bir "girdap" mekanizmasıdır: Dış müdahale gedik açar, kötü yönetişim o gediği büyütür; sonuçta halkın reform talepleri bile dış ajandalarla örtüştürülerek rejim değişikliği senaryolarına malzeme olur. Ancak İran'daki gibi güçlü kurumsal devamlılık ve halkın devletine sahiplenmesi, bu girdabı kırabilir.
Çıkış yolu: Tavizsiz liyakat, yapısal reformlar ve zenginliklerin adil paylaşımı. Dış baskılara karşı dirençli ekonomi inşa edilirken, yönetimsel zafiyetler giderilmelidir. Halkın talepleri dış paranteze sıkıştırılmadan dinlenmeli; çünkü gerçek tehdit, dış düşman kadar içteki ehliyetsizliktir. Hem İran hem Türkiye için reçete budur: Devlet-millet bağını güçlendiren, adalet temelli bir yönetişim.
Dış baskılar ancak iç zafiyetlerle birleştiğinde yıkıcıdır.
