Kürt Meselesi: Müslüman Zihninin Furkan Eşiği
Kürt Meselesi: Müslüman Zihninin Furkan Eşiği ve Samimiyet Testi
Naci HANPOLAT - 15.01.2026
Suriye’de SDG ile rejim arasındaki gerilimin Halep’te fiilî çatışmaya dönüşmesi ve devamında yaşanan gelişmeler, Türkiye’deki İslami camianın kronik sancısını; yani "Kürt Meselesi" ile olan imtihanını yeniden tetikledi. Eleştirel seslerin "çizgi dışı" veya "kripto milliyetçi" ilan edildiği bu atmosferde, meseleyi sadece siyasi bir polemik değil, bir inanç ve istikamet testi olarak görmek zorundayız. Kürt sorunu, Türkiye Müslümanları için basit bir siyasi başlık değil; hakkı batıldan, samimiyeti riyadan ayıran gerçek bir Furkan noktasıdır.
Devletçi Reflekslerin Gölgesinde İslami Muhalefet
Öncelikle şunu hatırlatmak gerekir: Türkiye’de İslami muhalefet, 1970’lerden itibaren sağcı-muhafazakâr devlet çizgisinden görece ayrışarak daha bağımsız bir kimlik kazandı. Bu dönemde sistemle mücadelesini büyük ölçüde ideolojik talepler üzerinden yürüttü. Özellikle 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında üniversitelerde ve kamu kurumlarında başörtüsüne yönelik yasaklar, İslami hareketin kamusal alanda görünür olmasının en temel sebeplerinden biri oldu.
Batı illerinde, özellikle İstanbul merkezli İslami hareketlenmeler başörtüsü meselesi etrafında yoğunlaşırken; ülke dışında, farklı coğrafyalarda Müslümanların yaşadığı sorunlara da hep dikkat çekildi. Ancak ülke çapında farklı sosyal katmanların karşı karşıya kaldığı siyasal, kültürel ve toplumsal sorunlar, çoğu zaman tali bir başlık olarak kaldı veya hiç gündem konusu olmadı.
İslami muhalefetin dili ağırlıklı olarak “sistemin gayri İslami oluşu”, “Kemalist-laik yapının İslam düşmanlığı” ve “ahlaki çöküş” eleştirileri üzerinden şekillendi. Talepler de daha çok dini yaşamın formel unsurlarına yönelik devlet tarafından uygulanan kısıtlama ve yasaklamaların kaldırılmasına yönelik oldu (okullarda/orduda/kamuda namaz kılabilme/oruç tutabilme, başörtüsü, ahlaki çürüme ile ilgili konular, toplu ibadetlere ve dini eğitime dair yasakların kaldırılması veya gevşetilmesi gibi talepler).
Bu arada, 1960’lardan itibaren başta sol-sosyalist gruplar olmak üzere toplumsal muhalefetin güçlü damarı, işçi-köylü sorunları, yoksulluk, yolsuzluk, Alevi meselesi ve Kürt sorunu gibi güncel ve somut sorunları doğrudan gündemine aldı. Özellikle 70’li yılların başlarından itibaren Kürt solunun Türkiye merkez sol hareketlerinden ayrışmasıyla beraber Kürt sorununu odağına almış irili ufaklı onlarca sol tandanslı örgüt meydana çıktı. Sol örgütlerin merkeze aldıkları bu sahici gündemler halkın hayatına temas ettiği için de toplumsal karşılık buldu.
Sahadaki Realite ve Seküler Savrulmalar
Milli Selamet Partisi ve Erbakan çizgisiyle İslamcılık, sağcı-muhafazakâr-devletçi çizgiden ayrışarak bağımsız bir siyasal muhalefet hattı kurabilmişti. Buna rağmen Kürt meselesine yaklaşım, uzun süre utangaç, çekingen ve geri planda kaldı. Bu çekingenliğin temelinde özellikle Kürt Müslümanlarda ağır basan şu endişe vardı: “Kürtlerle ilgili bir vurgu yaparsak milliyetçiliğe mi düşeriz? Bu bizi gayri İslami bir çizgiye veya sol-seküler yapıların yanına mı sürükler?” Bu endişe, özellikle Kürt illerindeki İslami çevrelerin diğer güncel toplumsal sorunlar gibi en yakıcı sorun olan Kürt meselesinde güçlü ve sahici bir söz üretmemesinin önündeki en büyük engel oldu.
Öte yandan batıdaki İslami kesimlerin de “zülfü yâre dokunmama”, “devletle karşı karşıya gelmeme”, "milliyetçilik suçlamasından kaçma" endişesi gibi nedenlerle uzun süre sorunun adını koyup tavır geliştirmekten uzak durmasıyla oluşan bu stratejik boşluk meydanı seküler-sol yapılara ve PKK gibi örgütlere bıraktı. Devletler ve hâkim yapılar, ilahi adaletin gereği olan "hak teslimini" erteledikçe ve İslami çevreler sorunu görmezden gelip uzak durdukça mesele İslami bir çözüm zemininden koparak küresel güçlerin satranç tahtasına dönüştü.
Sonuç olarak Kürt sorununu merkezine alan ve bu konuda eylemlilik geliştiren yapılar, tamamı sol-seküler bir ideolojik zemine dayanan örgütler oldu. 1980 öncesinde çok sayıda küçük örgüt halinde dağınık bir görünüm arz eden bu yapılar 1980 sonrasında -muhtemelen devlet içinden birilerinin de elvermesiyle- büyük ölçüde PKK tarafından elimine edildi. 1980 sonrası dönemde ise PKK, devletin zulmü, “terörle mücadele” adı altında bölge halkına yaşatılan insanlık dışı baskıların ve sahadaki yanlışlarının da etkisiyle giderek sisteme başkaldırının ve haksızlığa dur demenin kitleler nezdinde “tek adresi” haline getirildi.
Türkiye’de durum böyleyken PKK sadece Türkiye’de değil Suriye’de de ciddi bir yapılanmaya gitti. Neredeyse Suriye coğrafyasında Kürt sorununun başından sonuna kadar her aşamasında PKK var diyebiliriz. Esed rejiminin PKK’ye kol kanat germesi ve tüm kampların Suriye ve Lübnan içerisinde bulunuyor olmasından kaynaklı eli kolu rahat bir şekilde hareket eden örgüt mensupları oradan Türkiye’deki yapılanmayı yönetirken Suriye içerisinde de ciddi bir varlık gösterdiler. Hakeza Irak Kürdistan’ında muhafazakâr-demokrat Barzani ve sol-seküler Talabani gibi iki tane hâkim örgüt bu mücadeleye ana rengini verirken İran’da da yine Barzani’ye paralel KDP çizgisinin hâkim olduğu demokrat ağırlıklı bir hareket sahaya hâkim oldu. Sonraları bu alanlarda da PKK paralelinde kurulan laik seküler hareketler ortaya çıktı.
Kürt halkının haklarını savunmak iddiasıyla ortaya çıkan ve bu uğurda ciddi bedeller ödeyen yapıların büyük ölçüde seküler olması, iki önemli sonuç doğurdu:
- Birincisi, Müslüman kesimlerin Kürt meselesine daha da mesafeli yaklaşmasına ve bu alandaki her açılımı, her talebi neredeyse otomatik olarak mahkûm etmesine yol açtı.
- İkincisi ise, İslami camia içinde Kürt meselesine çözüm üretmek isteyen ama dışlanan, zamanla duygusal olarak savrulmuş bir Kürt Müslüman tipolojisinin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu kesim, giderek İslam’ı değil; baskılanan etnik kimliği merkeze alan bir söyleme yöneldi.
“Özgür olmayanın dini olmaz” sloganı üzerinden etnik kimliği merkeze alan bu tipoloji, dinî-ahlaki ilkeleri ikinci plana iten, hatta “devletler ABD ve İsrail’le iş tutuyorsa Kürtler neden tutmasın” gibi meşrulaştırmalarla tehlikeli bir noktaya itildiler. Muhakkak ki bu savrulma, bir haksızlığın doğurduğu tepkiydi ama ilkesel zemini kaybeden tepki, zulmü bitirmez; sadece yeni yanlışların kapısını açar.
İlkeler Net ama Pratik Çelişkili
İlkesel düzeyde İslam’ın bu konudaki hükmü açıktır: Irklar arasında üstünlük yoktur; üstünlük takvadadır. İnsanlar eşittir; Müslümanlar kardeştir. “Kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemedikçe iman etmiş olmazsınız” sözü boş bir vecize değildir; bir ölçüdür. Ne var ki iş, reel politik zemine geldiğinde Kürt meselesi Türkiye’de dindar kesimlerinde hala ötekileştirme ve mahkûm etme refleksini harekete geçiriyor. Üstelik bazıları her yeni adımda adeta “durumdan vazife çıkarıp” karalama, hedef gösterme, “müesses nizamı uyarma” telaşına kapılıyor. Bu refleksin arkasında devlet merkezli “devlet-ebed-müddet” kalıbını Türklükle eşitleyen zihniyet, “bin yıllık şanlı tarih” söyleminin etnik üstünlük duygusuna dönüşmesi, Kemalist eğitimin etkisiyle oluşmuş hastalıklı zihin ve İslami yapılara dönük derin devletin cerrahi müdahalelerinin bıraktığı silinmeyen izler var. Sonuç: Kürtlerle ilgili her sahiplenme çağrısı “bölücülük”, “ayrımcılık”, “milliyetçilik” ya da “kripto faşizm” etiketleriyle boğulmak isteniyor.
Oysa sahadaki gerçekler serttir ve romantizme izin vermez, bugün Kürtlerin ayrı bir kavim ve etnik kimlik olarak varlığı artık inkâr edilmiyor. Türkiye’de 2005’li yıllardan itibaren Ak Pati hükümetlerinin öncülüğüyle dil ve kültür alanında önemli adımlar atıldı. Soruna köklü bir çözüm bulmak için girişilen ilk açılım süreci, PKK’nin kulağına fısıldanan “Suriye’de devlet olma sözü” dolayısıyla süreci baltalama amaçlı adımları ile hükümetin Türkiye kamuoyunda gelişen tepkinin seçimde kendisine oy kaybettirmeye başladığını görüp frene basmasıyla akamete uğradı.
Bugün yeniden bir arayış konuşuluyorsa bunun sebebi şudur: Kürt meselesi, halının altına süpürülünce kaybolmuyor; bilakis sorun daha da büyüyerek geri geliyor.
Son dönemlerde Bahçeli’nin ön almasıyla gelişen yeni açılım sürecinde hedef Kürtleri kurucu bir unsur olarak anayasal zeminde tanımlamaya kadar gitmeli ki bu yeni süreç nihayetinde sorunu ülkenin gündeminden tamamen çıkarmayı başarabilsin. Devlet içinde bu konuda ufku geniş olanlar yanında eski düzen yanlılarının süreci geri çevirme çabaları da gözden kaçmıyor. Müesses nizamın içinde gömülü odaklar gelişmeleri önleme ve süreci zehirleme amaçlı ellerinden geleni artlarına koymuyorlar ama radikal-dönüştürücü adımlara devletin açık olduğuna dair bir kanaat mevcut.
Irak’ta Kürtlerin özerk statüsü zaten anayasal bir zemine oturmuş durumda, Suriye’de Rojava olarak adlandırılan bölgede ortaya çıkan fiilî yapı da sahadaki bir başka gerçeklik.
Suriye’de ne yapılmalı? Hedef birlikte büyümek mi yoksa parçalanıp küçülmek mi?
Suriye özelinde mesele daha yakıcıdır: SDG’nin laik-seküler karakteri evet, rahatsız edicidir; PKK ile organik bağları, lider kadrolarının geçmişi, bazı taleplerin Kürtlerin gelenekleriyle ve toplumsal dokusuyla uyuşmayan “ithal” dili eleştirilmelidir. Fakat burada sıralama hayati önemdedir: Önce hak teslimi, sonra eleştiri. Hak teslim edilmeden yapılan her eleştiri, Kürtlerin zihninde “Yine kandırılacağız” şüphesini büyütür; bu da SDG gibi yapıların elini güçlendirir.
SDG gibi laik-seküler yapılar kendi örgütsel ajandalarını anlaşmanın önüne bir engel olarak koymakta ısrar ediyorlarsa, çözüm; doğru, adil ve sahici İslami veya Milli başka aktörlerle bu süreci yürütmektir. Bugün Kürtler arasında bu sorumluluğu üstlenebilecek birçok kişi ve yapı mevcuttur. Yapılması gereken şey basittir: Hakkı ve hukuku teslim etmek. İslam’ın, insanlığın ve tecrübenin gerektirdiğini; muhataplarla istişare ederek hayata geçirmek. Samimi olmayan, başka ajandalarla hareket eden aktörleri ise muhatap almamaktır. Aksi takdirde, gelişen süreçler bizi çok daha ağır bedellerle aynı noktaya zorlayacaktır
Bu verili durumlar ve sahadaki gerçekler karşısında Müslümanların net olarak cevaplaması gereken sorular var. Suriye ve Türkiye bağlamında dürüstçe sorulmalıdır: Kürtçe kamusal alanda neden bir "tehdit" olarak algılanmaktadır? Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde özerklik veya yerel yönetim talep etmeleri neden "bölücülük" sayılsın? Eğer bir Türk veya Arap için meşru olan her şey bir Kürt için de meşru görülmüyorsa, orada İslami bir duruştan değil, dini soslu bir ulus-devlet refleksinden söz edilebilir.
Hiç şüphesiz teknik ayrıntılar konuşulur; modeller değişir, uygulama tartışılır ama ilkesel zemin nettir: Hak, pazarlık konusu değildir. Hak, “muhatabın kim olduğuna” bakılarak verilemez. Müslümanın ırkçı/fâşizan duygulardan arınmış olduğunun alamet-i farikası, Kürt meselesindeki tutumudur.
Yeni Suriye kurulurken, Kürtlerin zihninde en küçük bir soru işareti bırakmayacak bir anayasal güvence gerekir: ya eşit yurttaşlık temelinde güçlü garanti ya yerel yönetimlerin açık tanımı ya federasyon/özerklik dahil makul modellerin şeffaf müzakeresi…
Türkiye’nin de bu yönde kendi Kürt vatandaşlarının soydaşı olan Suriye Kürtlerinin hak-hukuk mücadelesinde talepkâr tarafta olması gerekir. Bu tür bir adım hem Kürtlerin yeni devletle bütünleşmesini sağlar hem de küresel güçlerin “Müslümanları birbirine düşürme” planlarını boşa çıkarır.
Hem Türkiye olarak hem Suriye olarak ortak vatan, ortak düşman, tasada ve kıvançta birlik ve dayanışma istiyorsak İslam’ın, ahlakın, reel politikanın gereği de budur: Ya Kürtlerle beraber büyümek ya da küçülmek ve kaos. Bu yüzden asıl soru, “bölünmek mi birlik mi” sorusudur. Önümüzde tek bir yol ayrımı var: "Küçük olsun bizim olsun" diyerek Kürdü dışlayan bir statüko mu, yoksa "birlikte büyüyelim" diyerek Kürtleri asli unsur kabul eden büyük bir vizyon mu?
"Küçük olsun bizim olsun" diyen, Kürdün hakkını inkâr eder; sonra da büyüyen krize “beka” diyerek şaşırır. Büyümek ve birleşmek isteyen ise, Kürtleri Türklerle, Araplarla, Farslarla ve diğer halklarla eşit bir statüye kavuşturmayı göze alır—bunu bir lütuf değil, adaletin gereği olarak yapar. Beka, ancak adaletle tesis edilir.
Suriye özelinde, ülkenin adını "Suriye Arap Cumhuriyeti" olarak tutmakta ısrar etmek bile tek başına eşitlik iddiasını daha baştan zedeleyen yanlış bir başlangıçtır. Yeni bir birlik sözleşmesi için eşit yurttaşlık temelinde güçlü garantiler, federasyon veya özerklik dahil makul modellerin şeffaf müzakeresi şarttır.
Sonuç: Hak Teslimi Şarta Bağlanamaz
İslam’ın ve adaletin gereği şudur: Hak, muhatabın kim olduğuna bakılmaksızın ve pazarlık konusu yapılmadan teslim edilir. Kürt meselesinde sergilenecek tutum, Müslümanların kalbinde hala bir ırkçılık tortusu taşıyıp taşımadığının alamet-i farikasıdır, işte Furkan çizgisi, Furkan günü, Furkan vakti burada kitlidir. Önce hak teslim edilmeli, eleştiri sonra gelmelidir. Hak teslim edilmeden yapılan her eleştiri, samimiyetsizdir ve statükonun ekmeğine yağ sürer.
Basit olan elzem olandır: Hakkı ve hukuku ertelemeden teslim etmek. Büyümek ve birleşmek isteyen bir irade, eşitliği geleceğe havale etmez; onu bugün inşa eder. Furkan çizgisi tam burada durur: Eşitliği erteleyen krizi büyütür, eşitliği kuran birliği büyütür. Bu çizginin hangi tarafında durduğunuz, bu çağda Müslümanlığınızın en görünür imtihanıdır.
