SDG–Hamas Tartışması ile DEM–HÜDAPAR Hattında Rojava ve Kürt Sorunu
SDG–Hamas Tartışması ile DEM–HÜDAPAR Hattında Rojava ve Kürt Sorunu
Naci Hanpolat – 25.01.2026
Bugün HÜDAPAR’ın Meclis Araştırma Komisyonu’na sunduğu raporu incelerken, eş zamanlı olarak Tuncer Bakırhan’ın Medyascope’ta yayımlanan yazısını okuma imkânı buldum. Bakırhan, Suriye’deki güncel tartışmalar üzerinden Türkiye’nin tutumuna yönelik eleştiriler getirirken, çözüm bağlamında bazı isabetli tespitlerde bulunuyor. Ancak Hamas ile SDG’yi aynı düzlemde ele alarak, Hamas’a gösterilen yaklaşımın benzerinin SDG’ye de gösterilmesi gerektiği yönündeki önerisi, meseleyi fazlasıyla basitleştiren sorunlu bir karşılaştırmaya dönüşüyor.
Şunu baştan belirtmek gerekir: Bu değerlendirme, Türkiye’nin SDG’ye yönelik mevcut politikasının bütünüyle doğru ya da eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine, Türkiye’nin SDG ile doğrudan ya da dolaylı temas kurmasının, gerektiğinde arabulucu bir rol üstlenmesinin ve meseleyi yalnızca güvenlik başlığına indirgemeden ele almasının, tarihsel ve bölgesel gerçekliğiyle daha uyumlu, aynı zamanda daha rasyonel ve yapıcı bir yaklaşım olacağı kanaatindeyim. SDG’nin kendi içinde farklı eğilimler barındırdığı ve yapının tamamının tekil bir “Türkiye karşıtlığı” üzerinden okunamayacağı da ayrıca not edilmelidir.
Ancak Hamas–SDG karşılaştırması, bu temas ihtiyacını gerekçelendirmek açısından doğru bir zemin sunmuyor. Çünkü Türkiye’de SDG, yalnızca Suriye’de ortaya çıkmış bir yerel aktör olarak değil; PKK ile kurduğu tarihsel, ideolojik ve kadrosal süreklilik üzerinden okunuyor. Bu algı, SDG’nin uluslararası güç dengeleri içinde konumlandırılış biçimiyle birleştiğinde, Hamas ile kurulan analojiyi Ankara açısından ikna edici olmaktan uzaklaştırıyor. Bu durum bir tercih meselesinden çok, yerleşik bir algı ve okuma biçimiyle ilgilidir.
SDG’ye yönelik eleştiriler de yalnızca dış ilişkilerle sınırlı değildir. Yapının PKK’dan devraldığı merkeziyetçi ve ideolojik örgütlenme modeli; siyasal alanın tekelleştirilmesi, toplumsal hayatın parti çizgisi etrafında biçimlendirilmesi ve farklı Kürt siyasal aktörlerine yönelik baskıcı tutumlar üretmektedir. Özellikle dindar kesimlere, İslami kanaat önderlerine ve Barzani çizgisine yakın yapılara yönelik dışlayıcı ve zaman zaman şiddete varan uygulamalar ile ideolojik bagaj SDG’nin Kürt toplumunun sosyolojik yapısıyla uyumlu bir sistem ortaya koyamadığını göstermektedir. Nitekim bu sorunlar geçici değil, yapısal nitelik taşımaktadır.
Bu tablo, SDG’nin neden Hamas ile aynı kategoride ele alınamayacağını da ortaya koymaktadır. Hamas, İsrail işgali altındaki Filistin’de uzun yıllardır faaliyet gösteren, Gazze’de yapılan seçimler sonucunda iktidara gelmiş ve halk nezdinde güçlü bir meşruiyete sahip bir siyasi aktördür. Her ne kadar uluslararası sistemin bazı merkezleri Hamas’ı “terör örgütü” olarak tanımlasa da Gazze’de yapılan seçimleri kazandığı ve halk nezdinde güçlü bir karşılık bulduğu gerçeği bağımsız kuruluşlar tarafından da kabul edilmiştir. Hatta sonraki dönemlerde adil ve özgür bir seçim ortamı sağlanabilseydi, Batı Şeria’da da ciddi bir siyasal güç elde etmesi kuvvetle muhtemeldi.
Dolayısıyla Hamas söz konusu olduğunda, ortada işgal altındaki bir halkın kendi siyasal iradesiyle ortaya çıkardığı ve üç yılı aşkın bir imha savaşına rağmen halk nezdindeki meşruiyetini korumuş bir yönetimden bahsediyoruz. Bu temel fark, iki yapının aynı kefeye konulmasını zorlaştırmaktadır.
Bakırhan’ın yazısına dönecek olursak; DEM Eş Başkanı yazısında şu ifadeleri kullanıyor:
“Türkiye artık gerçek anlamda Kürtlerin de devleti olmalı. Bu bir temenni değil; cumhuriyetin demokrasi borcudur. Kürtleri Türkiye’nin zayıf karnı olarak kodlayan her dış ve iç girişime set çekilmelidir. Suriye de gerçek anlamda Kürtlerin de devleti olmalı. Şam, Kobani’nin; Ankara, Diyarbakır’ın demokratik çatısı olmalı. Ama ısrarla bu çatıyı eşitlikten değil de inkârdan kurmak isteyen bir akıl var.
-Türkiye’nin Şam’a destek vererek elde edeceği zafer bir Pirus zaferidir. Alınacak yara, kazanılandan ağırdır. Tarihe bakın; Kürtleri inciterek, yok sayarak zafer sağlanmamıştır. Rojava’yı koruyarak, Kürtlerin hakkına, hukukuna sahip çıkarak elde edilecek zafer ise Malazgirt gibidir. Tarihi bir kapı açar, gelecek nesillere umut taşır. Pirus’un yalnızlığı mı Malazgirt’in kardeşliği mi? Karar da vebal da buradadır.
-Kürtlerin acısını görmezden gelen bir siyaset, Türkiye’nin geleceğini de karartır. Kürtlerin zaferi, Türkiye’nin yenilgisi değildir; Kürtlerin yenilgisi de Türkiye’nin zaferi olamaz.”
Bu vurgu, aslında çözümün anahtarıdır. Kürtlerin onurunu, haklarını ve eşit yurttaşlık talebini ıskalayan hiçbir siyaset ne Türkiye’de ne de Suriye’de kalıcı bir çözüm üretebilir. Asıl soru, bu değerli tespitlerin erişmeyi umduğu hedefe hangi toplumsal ve siyasal zemin üzerinden yürüneceğidir.
Tam bu noktada HÜDAPAR’ın Meclis’e sunduğu raporun önemi ortaya çıkıyor. Raporda, Kürt meselesi yalnızca güvenlik ya da kimlik ekseninde değil; sosyolojik ve ideolojik boyutlarıyla ele alınıyor. Bakırhan’ın dile getirdiği çözüm hedefleriyle sonuçlar bakımından ciddi bir örtüşme bulunmakla birlikte, ayrım esas olarak referans alınan değerler düzeyinde ortaya çıkıyor.
HÜDAPAR’ın altını çizdiği temel gerçeklik şudur: Kürt halkı tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak Müslüman bir halktır. Kürtleri, Türkleri, Arapları ve Farsları bu coğrafyada bir arada tutan en güçlü ortak zemin İslam’dır. İslam’ın dışlandığı ya da tali hâle getirildiği siyasal projelerin, kalıcı barış ve adalet üretemediği; aksine yeni çatışma alanları oluşturduğu tarihsel olarak defalarca tecrübe edilmiştir.
Bu gerçeklik kabul edildiğinde —ya da en azından buna set çekilmediğinde— HÜDAPAR ile DEM çizgisinin, Kürt meselesinin çözümünde daha gerçekçi ve kapsayıcı bir ortak zemin oluşturması mümkündür. Aksi hâlde, toplumsal dokuyla çatışan ve dış dinamiklere yaslanan yaklaşımlar, sorunu çözmek yerine daha da derinleştirmeye devam edecektir.
Kürt meselesi, kimin daha sert konuştuğuyla değil; kimin toplumun hakikatine daha çok yaklaştığıyla çözülecektir. Bu hakikati ıskalayan her yaklaşım, niyeti ne olursa olsun, sorunu çözmek yerine yeniden üretmeye devam edecektir. DEM Parti, silahların gölgesindeki süreci muhataplarına bırakıp; sivil çözümün anahtarını HÜDAPAR ile bu coğrafyanın kadim değerlerinde ararsa, gerçek çözümün kapısı aralanacaktır.
