Şeriat Karşıtlığı Kime Hizmet Ediyor?

 

 

 

 

 

Şeriat Karşıtlığı Kime Hizmet Ediyor?

 

Naci HANPOLAT _ 07.02.2026

 

Geçtiğimiz gün Ankara’da düzenlenen bir yürüyüşte “Kahrolsun Şeriat, Kahrolsun Faşizm” sloganları atıldı; benzer içerikte pankartlar taşındı. En önde taşınan pankartın altında ise kendisini “SOL” olarak tanımlayan bir siyasi yapının imzası yer alıyordu. Bu yapı, ideolojik köken itibarıyla Türkiye solunun radikal damarlarından birini temsil eden; Türkiye Komünist Partisi ve Türkiye İşçi Partisi geleneğiyle temaslı, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nden (ÖDP) kopan bir çizgiye yaslanıyor.

 

Dünya genelinde sol hareketler—Marksist-Leninist, Maoist ya da Sovyet pratiğinin farklı yorumları—teorik düzlemde geniş kesimlerin ilkesel olarak itiraz etmeyeceği hedefleri savunagelmiştir: sınıf mücadelesi, işçi hakları, sosyal devlet, eşit yurttaşlık, gelir dağılımında adalet ve hukuk önünde eşitlik. Ne var ki bu teorik çerçevenin Türkiye’deki yansımaları, çoğu zaman evrensel sol literatürden belirgin biçimde sapmıştır.

 

Türkiye’de, kendisini “ortanın solu” olarak tanımlayan CHP’den solun en uçlarında konumlanan yapılara kadar uzanan geniş yelpazede ortak bir payda dikkat çeker: İslam’a ve İslam’ın toplum hayatında vücut bulan geleneklerine, kurumlarına ve değerlerine yönelik sistematik bir karşıtlık. Bu tutum, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde yerleştirilmeye çalışılan seküler-pozitivist ideolojiyle de büyük ölçüde örtüşmüştür.

 

Sola yönelen genç kuşakların zihin dünyası çoğu zaman materyalist ve pozitivist bir felsefe üzerinden şekillendirilmiş; Allah inancını hedef alan, ahireti reddeden bir düşünce sistemi inşa edilmiştir. Bu çerçevede İslam, halkın dini gelenekleri ve yerleşik dini kurumlar, sol örgütlenmelerin önemli bir bölümünde “düşman” olarak kodlanmıştır.

 

Bu ideolojik karakter, solun hiçbir zaman geniş halk kitleleriyle sahici bir bağ kuramamasına yol açarken, devletin derin yapıları tarafından da farklı dönemlerde araçsallaştırılmasını kolaylaştırmıştır. Sol hareketler kimi zaman sağ ve İslami kesimlere, kimi zaman ise rakip sol gruplara karşı birer işlevsel unsur olarak kullanılmış; sonuçta sol ideolojiler Anadolu halkı nezdinde kalıcı biçimde benimsenememiş ve içselleştirilememiştir. (2024 Yerel Seçimlerinde SOL Parti, %0,05 oy oranı ile toplamda yaklaşık 22.810 oy aldı.)

 

1980 öncesinde İslamcılık ile sağ siyaset arasındaki sınırların henüz netleşmediği bir dönemde, solun İslam’a yönelik bu karşıtlığı kısmen dönemin ideolojik karmaşasıyla açıklanabilir. Özellikle 1972 öncesi süreçte sağ siyaset ile İslami duyarlılıklar büyük ölçüde iç içe geçmiş; devletin, sol gruplara karşı yürüttüğü mücadele çoğu zaman dini değerler üzerinden meşrulaştırılmıştır. Bu nedenle devletin baskı ve zulmüne karşı durmak, bazı çevrelerde aynı zamanda İslam’a karşı durmakla özdeşleşmiştir.

 

Ancak 1980 sonrasında, İslam’ın ne önerdiği ve hangi ahlaki-toplumsal ilkeleri savunduğu daha açık biçimde ortaya çıkmışken, sol zemin açısından bu düşmanlığın rasyonel ve tutarlı bir gerekçesi kalmamıştır. Buna rağmen İslam’a ve Müslümanlara yönelik en sert, en dışlayıcı söylemlerin hâlâ kendisini “sol” olarak tanımlayan çevrelerden yükselmesi dikkat çekicidir. Bu durum, Türkiye solunun ideolojik körlüğünü ve kendi tarihiyle yüzleşmekten kaçınan yaklaşımını ele vermektedir.

 

Daha da çarpıcı olan, bu yapıların kendilerini “anti-emperyalist” olarak tanımlamalarıdır. Oysa 1980 sonrası dönemde ortaya çıkan çok sayıda belge ve itiraf, yalnızca Türkiye’de değil Avrupa ve Orta Doğu’daki pek çok sol hareketin Amerikan emperyalizmiyle doğrudan ya da dolaylı bağlar kurduğunu göstermiştir. Bu yapıların önemli bir kısmı, NATO-Gladyo düzeneklerinin uzantıları olarak işlev görmüş; sanat, müzik ve estetik söylemlerle süslenen sol propaganda araçları özellikle gençleri ve toplumsal olarak kırılgan kesimleri yönlendirmek için kullanılmıştır.

 

Bu çelişkiyi en çarpıcı biçimde anlatan örneklerden birini İranlı düşünür Ali Şeriati aktarır. Şeriati, devrim öncesi İran’da büyük beklentiler yüklenen Tudeh Partisi’nin neden başarısız olduğunu anlatırken, parti kadrolarının köylere sosyalizmi anlatmaya “Allah yoktur” diyerek başladıklarını; bunun üzerine daha ikinci cümleyi kuramadan köylüler tarafından kovalandıklarını söyler. İslam coğrafyasında solun pratiği, çoğu zaman bu örneğe benzer biçimde tekrarlanmıştır.

 

Bugün Ankara’nın ortasında “Kahrolsun Şeriat” sloganları atan çevrelerin, insanlığı tehdit eden onlarca yakıcı gündem maddesi ortadayken böyle bir eylemi tercih etmeleri tesadüf değildir.

 

Gazze’de yüz binlerce insan açlık, susuzluk ve toplu ölümlerle karşı karşıyayken; Epstein dosyaları küresel elitlerin içine saplandığı ahlaki çürümeyi ve hukukun suçlu pedofililer için nasıl bir dokunulmazlık zırhına dönüştürüldüğünü her gün ifşa ederken; onlarca nükleer silahlara sahip İsrail son bir yıl içinde yedi ülkeye saldırmışken, Nükleer silahı olmadığı uluslararası raporlarla tescillenmiş İran’a yönelik pervasız tehditler savrulurken ve Venezuela’nın halk tarafından seçilmiş lideri korsan yöntemlerle kaçırılıp yargılanırken hedef tahtasına “Şeriat”ın oturtulması bilinçli bir tercihi işaret eder.

 

Bu tür eylemler çoğu zaman, “bindirilmiş kıtalar” misali, katılımcıların neyin parçası olduklarını bile tam olarak idrak edemedikleri kalabalıklar üzerinden yürütülür. Sloganlar, pankartlar ve ritüeller değişse de amaç çoğu zaman aynıdır: toplumsal fay hatlarını kaşımak, dini ve kültürel hassasiyetleri provoke etmek ve toplumda bir gerilim ve iç huzursuzluk iklimi üretmek.

 

Asıl trajik olan ise bu eylemlere katılanların büyük bölümünün, kendilerini yönlendiren aklın ve hedefin farkında olmamasıdır. Hak, özgürlük ve adalet iddiasıyla sokağa çıkanların, farkında olmadan başka ajandaların taşıyıcısı hâline gelmesi, Türkiye solunun içine düştüğü düşünsel açmazın en güncel ve çarpıcı göstergelerinden biridir.

 

Oysa dünyadaki zulme karşı çıkmak, mazlumların sesi olmak, işçinin, köylünün, ezilenlerin hakkını savunmak isteyenler için yeryüzünde gerçek ve tutarlı tek bir yol vardır: İslam’ın evrensel, adil ve devrimci çağrısı. Kur’an’ın hayata yansıyan nizamı olarak kavramsallaşan şeriat, insan onurunu, adaleti ve haklarda eşitliği esas alan bir hayat nizamı sunar.

 

Dünya ölçeğinde güç merkezlerinin, İslam’ı küresel kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmak amacıyla Selefilik üzerinden ürettikleri IŞİD/DAEŞ benzeri yapıları öne çıkarması gerek Türkiye’de gerekse dünya genelinde İslam’a dair yanlış ve yanıltıcı bir algının oluşmasına yol açmıştır. Ancak özellikle yaklaşık üç yıldır süren Gazze direnişi gerek savaş ahlakı gerek sivillere ve esirlere yönelik tutumuyla, bu olumsuz imajın dünya kamuoyunda ciddi biçimde sorgulanmasını ve büyük ölçüde pozitif tarafa kaymasını sağlamıştır.

 

 

Evet; İslam, barışın, adaletin ve insanın tabiatla, diğer canlılarla ve kâinatla kurduğu en doğru ve dengeli ilişkinin adıdır. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda İslam toplumlarının yaşadığı büyük felaketlerin önemli bir kısmı, İslam’dan uzaklaşmanın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Müslümanıyla gayrimüslimiyle İslam coğrafyası, İslam’dan uzaklaştıkça kendi değerlerinden de uzaklaşmış; parçalanmış, birbirine düşman hâle gelmiş ve varoluşuna düşman olan güçler karşısında zayıf ve savunmasız bırakılmıştır. Buna karşılık, İslam’a yönelinen her dönemde izzet, haysiyet, ilim, kalkınma ve toplumsal huzur yeniden filizlenmiştir.

 

 

Nitekim ABD’nin Ankara Büyükelçisi dahi, Batılı müdahalelerin Ortadoğu’ya kan ve gözyaşından başka bir şey getirmediğini farklı vesilelerle açıkça ifade etmek zorunda kalmıştır.

 

 

İslam’ın hukuk sistemini faşizmle özdeşleştirerek “Kahrolsun Şeriat” diyenler şunu not etmelidir: Bugün reddettiğiniz bu nizam, yarın çöken adalet düzeniniz karşısında tek tutarlı alternatif olarak karşınıza çıkabilir. Epstein davalarında laik hukukun sergilediği acziyet ve seçici işleyiş, gerçek adaletin hangi kaynakta aranması gerektiğini açık biçimde ortaya koymakta değil midir, fazla söze gerek var mı?

Özet
:
Naci HANPOLAT - Türkiye’de, kendisini “ortanın solu” olarak tanımlayan CHP’den solun en uçlarında konumlanan yapılara kadar uzanan geniş yelpazede ortak bir payda dikkat çeker: İslam’a ve İslam’ın toplum hayatında vücut bulan geleneklerine, kurumlarına ve değerlerine yönelik sistematik bir karşıtlık. Bu tutum, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde yerleştirilmeye çalışılan seküler-pozitivist ideolojiyle de büyük ölçüde örtüşmüştür.
Resim
Türkçe
X