Tarihsel Kırılmalardan Stratejik Vahdete: Sünni-Şii Ayrışması ve Modern İslam Jeopolitiği

 

 

 

 

 

Tarihsel Kırılmalardan Stratejik Vahdete: Sünni-Şii Ayrışması ve Modern İslam Jeopolitiği

 

Naci HANPOLAT - 29.03.2026

 

İslam düşünce tarihindeki en temel kırılmalardan biri, tarihsel olan ile dinî olanın birbirine karıştırılmasıdır. Hz. Peygamber’in vefatının ardından yaşanan hilafet tartışmaları —Hz. Ebubekir’in halife seçilmesi, Hz. Ali’nin o esnada cenaze işleriyle meşgul olması, ardından Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemleri, Hz. Osman’ın şehadeti ve Hz. Ali’nin hilafeti sırasında yaşanan iç savaşlar— kuşkusuz son derece önemli ve çalışılması gereken hadiselerdir.

Bu olaylar konuşulmalı, tartışılmalı, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde değerlendirilmeye çalışılmalıdır. Ancak bu tarihsel ve siyasi süreçleri dinin bir parçası hâline getirmek, yani onları bir “akide” üretmenin zemini kılmak, ümmetin birliğini zedeleyen en büyük hatalardan biri olmuştur.

 

Tarihsel Eleştiri ile Dinî İnşa Arasındaki Çizgi

 

Hz. Ali’ye —özellikle Hz. Ömer sonrası süreçte— haksızlık yapıldığı yönündeki kanaat, tarihsel bir değerlendirme olarak tartışılabilir. Aynı şekilde, Hz. Osman döneminde akraba kayırmacılığının ve Emevi etkisinin artması da eleştiriye açık konulardır.

 

Hz. Ali ile Muâviye arasında cereyan eden mücadelede ve bu mücadelenin ardından gelişen hadiselerde, hakkın Hz. Ali’den yana olduğu yönünde güçlü bir kanaat mevcuttur. Kerbela’da Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin şehadeti ise İslam tarihinin en acı kırılma noktalarından biridir ve açık bir zulüm olarak hafızalara kazınmıştır.

 

Ancak bütün bu tarihsel hadiselerden hareketle, siyasî bir mağduriyeti dinî bir doktrine dönüştürmek ve “İmamet” gibi kutsallık atfedilen bir inanç sistemi inşa etmek, meseleyi tarih zemininden çıkarıp itikadî bir ayrışmaya dönüştürmüştür. Bu, sorunu çözmek yerine derinleştirmiştir.

 

Burada şu ilke hayati önem taşır:

 

Tarih eleştirilebilir; ancak din, tarihsel tartışmalar üzerine yeniden inşa edilemez.

 

Sahabe Meselesi: Beşeriyet ve Sorumluluk

 

“Sahâbenin tamamı tartışma dışıdır, eleştirilemez” yaklaşımı da sahabeye karşı eleştiriyi aşan hürmetsizlik de sağlıklı değildir.

Bu noktada “sahabe eleştirilemez” tabusuna sığınmak yerine, onların da insan olduğunu; içlerinde liyakat sahibi olmayanların veya şahsî iktidarını ümmetin maslahatına tercih edenlerin (Muâviye ve ekibi gibi) bulunduğunu açıkça ifade etmek gerekir.

 

Bu gerçekliği kabul etmek ne dine zarar verir ne de saygıyı ortadan kaldırır. Aksine, tarihi daha sahici bir zemine oturtur.

 

Tarihsel Sürecin Sosyolojik Arka Planı

 

Hz. Peygamber’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmeler, Arap toplumunda varlığını sürdüren kabileci kibir, feodal zihniyet ve mal biriktirme eğiliminin İslam’ın ahlaki ilkeleriyle tam anlamıyla terbiye edilemediğini gösteren acı bir tecrübe olmuştur.

 

Bununla birlikte, ilerleyen süreçte başta Emeviler ve ardından Abbasiler eliyle İslam’ın batıda İspanya’ya, doğuda Endonezya’ya kadar genişlemesiyle ortaya çıkan tarihsel kazanımlar da göz ardı edilmemelidir. Nitekim Endülüs Emevi yönetimi, adalet ve yönetişim açısından Batı kaynaklarında dahi takdirle anılan bir örnek olarak öne çıkmaktadır.

 

Ancak tüm bu tarihsel başarılar, din içinde yeni bir ayrışmanın, ayrı bir akide ve müstakil bir hat oluşturmanın gerekçesi olmamalıydı.

 

Ortak Zemin: Kur’an ve Sünnet

 

Unutulmamalıdır ki, Kur’an, mütevatiren aktarılagelmiş ve tüm Müslümanların üzerinde ittifak ettiği ana kaynak olarak tüm Müslümanların temel kaynağı olarak ortadadır. Hz. Peygamber’in sünneti ve hadisleri de karşılıklı karalama ve tarafgirlik amacıyla üretilmiş rivayetler ayıklandığında, büyük ölçüde ortak bir referans alanı sunmaktadır.

 

Dolayısıyla ayrışmayı derinleştiren unsur, kaynakların kendisinden ziyade, bu kaynakların tarihsel kırılmalar üzerinden yorumlanma biçimidir.

 

Günümüzde Teori ile Pratik Arasındaki Yakınlaşma

 

Bugün gelinen noktada, Şia’nın “İmamet” teorisi ile Ehl-i Sünnet’in “Hilafet” anlayışı arasındaki fark, pratik düzlemde büyük ölçüde daralmıştır. İran’da İmam Humeyni’nin geliştirdiği “Velâyet-i Fakih” sistemi ile Sünni gelenekte öngörülen “Şûra” temelli “Hilafet” modeli arasında işlevsel benzerlikler bulunmaktadır.

 

Liderin “halife”, “imam” veya başka bir sıfatla anılması, pratikte sistemin işleyişini kökten değiştirmemektedir. Asıl mesele, yönetimin adaleti, liyakati ve ümmetin maslahatını ne ölçüde gözettiğidir.

 

Hassaten, Müslümanlar tarafından seçilen bir “imam” ya da “halife”nin Allah tarafından doğrudan atandığı düşüncesi, büyük bir yanılgı olmasının ötesinde, vahdetin önündeki en ciddi engellerden biridir. Zira kendi liderinin ilahi olarak tayin edildiğine inanan bir yaklaşım, kaçınılmaz olarak karşı tarafın liderini gayrimeşru hatta şeytani bir konuma yerleştirecektir. Bu ise, Müslümanlar arasında birlik fikrini temelden sarsan son derece tehlikeli bir yaklaşım üretmektedir.

 

Stratejik ve İlkesel Yaklaşım İçin Temel Esaslar

 

  1. Emperyalizme Karşı Net Duruş

 

Küresel ölçekte emperyalist müdahalelere maruz kalan toplumlar söz konusu olduğunda; mezhebi, etnik ve ulusal ayrımlar gibi tüm ikincil kimlikler bir kenara bırakılıp mazlumun yanında yer alınmalıdır. İran’ın ve benzeri yapıların bu bağlamdaki direnişi, eleştirilerden bağımsız olarak tereddütsüz, ama’sız ve fakat’sız desteklenmesi gereken bir duruştur.

 

Mazlumdan yana olmak, şartlara bağlı bir tercih değil, ilkesel bir zorunluluktur.

 

Küresel emperyalizmin bölgemizdeki gönüllü ya da zorunlu işbirlikçileri konumundaki Körfez rejimleri için, tarihsel bağlamda Muaviye veya Yezid benzetmeleri yapılabilir. Ancak Müslümanlar ile küresel emperyal güçler arasındaki mücadelede kullanılacak dil, Ali–Muaviye ya da Yezid–Hüseyin iç çatışması ekseninde değil; Hz. Peygamber–Ebu Cehil, Musa–Firavun ve İbrahim–Nemrut karşıtlığı çerçevesinde kurulmalıdır.

 


  1. Mezhep Taassubu ve Vahdet

 

İran’ın mezhebi bir duruşu ve ülke içinde ve dışında Şia mezhebini yaymaya yönelik faaliyetleri vardır; bu bir sır değildir. Bu noktada İran’ın tek ses olmadığı, Rehberiyet makamı ile bazı dinî kurumların bu meselede farklı konumlandıkları bilinmektedir.

 

Rehberiyet makamı vahdeti ve mezhepler arasında yakınlaşmayı önemseyen bir çizgiye daha yakın dururken, bazı dinî kurum ve şahsiyetlerin daha mezhep eksenli hareket ettikleri görülmektedir. Nitekim yurt dışındaki bazı Şii grupların da hangi yapının kime bağlı olduğunu net bilmeden bu tür taassup odaklarının etkisiyle hareket ediyor olabileceği göz ardı edilmemelidir.

 

Bununla birlikte, objektif gözlemcilerin de işaret ettiği üzere İran merkezi yönetimi ve özellikle Şehid Ayetullah Hamenei, mezheplerin yakınlaştırılması ve ümmetin birliği konularında özel hassasiyet göstermiştir.

 


  1. Davet Dilinde Hikmet

 

İsteyen, kendisine yakın gördüğü mezhebe intisap edebilir. Ancak başka mezhep mensuplarını kendi mezhebine davet etme veya İslami gruplar içinde mezhep eksenli faaliyet yürütme gibi tavırlardan uzak durulması daha doğru bir yaklaşımdır.

 

Özellikle Türkiye gibi Ehl-i Sünnet çoğunluklu toplumlarda, devrimci İslami düşünceye mensup Müslümanların mücadelenin hikmetli yürütülmesi adına mezhep çağrışımlı her türlü faaliyetten uzak durmaları hem ilkesel hem de siyasi-sosyal doğru yaklaşım şeklidir, gerisi boşuna kürek çekme ve hatta mücadeleye daha büyük zarar vermekten başka bir işe yaramayacaktır.

 


  1. Örgütlenme ve Düşünsel Dinamizm

 

Şia’nın İran’da devrim yapabilmiş olmasının ve genel olarak daha örgütlü bir yapı sergilemesinin temel sebeplerinden biri, din adamlarının devletten ve hâkim iradelerden bağımsız bir örgütlenme modeline sahip olmasıdır. Bu durum, daha özgür hareket edebilme imkânı sağlamakta ve bağımlılık riskini azaltmaktadır.

 

Bununla birlikte, Şia’da skolastik fıkhî mezhebi yapıların etkisi nedeniyle düşünsel açılımlar devrim sonrasında görece sınırlı kalmıştır. Sünni dünyada menkıbe, rivayet ve bid’atlerle mücadele bağlamında atılan adımların benzeri, Şia dünyasında aynı ölçüde gelişememiştir. Şeriati, Mutahhari, Süruş vb. isimlerin çabaları ise yoğun mücadele ortamı nedeniyle sınırlı kalmıştır.

 


  1. İran Tecrübesi: İlk Büyük Deney

 

İran, modern zamanların ilk gerçek İslami tecrübesidir. Bu nedenle, her süreci bizzat deneyimleyerek yaşamak durumunda olan ilk örnek olarak zaman zaman hatalar yapması, bir ileri bir geri adım atması kaçınılmazdır.

 

Kurumsallaşma, liyakat, sosyal ve etnik eşitlik, gelir dağılımında adalet, ekonomik kalkınma ve teknolojik gelişim gibi alanlarda ideal bir örneklik ortaya koymakta zorlanmasının arkasında; şark tipi devlet aklının yanında ambargolar, sürekli tehdit altında yaşama ve uzun süreli baskı ortamı gibi etkenler bulunmaktadır.

 

Bu nedenle İran’a yaklaşırken, samimi bir İslami yönetim oluşturma çabasını göz ardı etmeden; eleştirel fakat yapıcı bir perspektifle değerlendirmek gerekir.

 


  1. Ulus-Devlet Gerçeği

 

İran hem İslami bir yönetim hem de Fars merkezli bir ulus devlettir ve aynen Türkiye gibi köklü bir devlet geleneğine sahiptir. Bu nedenle, İslami idealler ile ulusal çıkarların zaman zaman iç içe geçmesi ve hatta yer yer çatışması kaçınılmazdır.

 

Bu durum sadece İran’a özgü değil, benzer bir tecrübe yaşayacak tüm toplumlar için geçerli bir gerçekliktir. Bu sebeple doksan milyonluk bir nüfusa, çok etnisiteli bir sosyolojiye ve bin yılı aşkın bir devlet geleneğine sahip olan İran’ın kimi ülke dışı politikalarını değerlendirirken bu parametre de akılda tutulmalıdır.

 


  1. Afganistan Örneği

 

Afganistan'da tecrübe edilen Sünni-Hanefi İslam devleti kurma çabasının karşılaştığı zorlukları ve skolastik mezhebi fanatizmin neden olduğu kimi günün fıkhı açısından sorunlu ve izahı güç uygulamalara hepimiz şahit oluyoruz.

 

Bu nedenle İran’a ve Afganistan’a yaklaşırken daha dengeli ve anlayışlı bir perspektifle bakmak; imkansızlıklar, İslam düşmanlarının aleyhte kurduğu gizli-açık tuzaklar, tecrübesizlik ve kimi yapısal eksiklik ve zayıflıkları nedeniyle gelişmeleri sağduyulu ve sabırlı değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.

 


  1. Suriye Meselesi

 

Suriye meselesi İran'ın Sünni dünyada mahkûm edildiği en önemli konudur. “Esed'in gidişi iyi mi oldu, Esed kalsaydı ümmet için daha mı iyi olurdu, İran baştan Esed’in gidişine razı olsaydı ve bu savaş bu kadar uzamasaydı daha mı iyi bir sonuç alınacaktı, Şaraa mı Colani mi?” gibi sorulara cevap vermek için bu konuyu detaylı ele almak gerektiğini düşünüyorum.

 

Suriye’de yaşanan süreci tek kalemde aklamak da mahkûm etmek de bence yanlış, oraya ayrıca bakmakta fayda var ama en azından tüm taraflarca üzerinde ittifak edilen konu, Suriye'nin bütüncül bir yapı olarak mevcudiyetinin korunmasının bölgede fitnecilerin planlarının önündeki en büyük engel olduğu hakikatini hep hatırda tutarak konuya yaklaşmak en hikmetli tutum olacaktır.

 

Sonuç ve Türkiye’nin Konumu

 

Emperyalizmin saldırısına maruz kalan her coğrafyada Müslümanların tavrı; net, arı ve duru bir şekilde mazlumdan yana olmalıdır. Bunun "ama"sı, "fakat"ı veya "çünkü"sü yoktur.

 

Türkiye özelinde ise, bir NATO ülkesi olmasına rağmen mevcut yönetimin, coğrafi ve siyasi konumunun izin verdiği azami desteği sağladığı görülmektedir. Şu gerçeği kabul etmek gerekir ki, eğer ülkede laik-Kemalist bir iktidar bulunsaydı, Türkiye bugün ya doğrudan İran'la bir savaşın içine çekilmiş olurdu ya da en azından İran için çok daha zorlu koşullar oluşurdu. Bu nedenle, iktidara hakkını hatırlatmaya devam ederken, perde arkasındaki stratejik adımları da göz önünde bulundurarak yapıcı ve sonuç odaklı hareket etmek en sağlıklı tutum olacaktır.

 

Sonuç: İlkesel Saflaşma

 

Netice itibarıyla mesele açıktır:


Kim mazlumsa, onun yanında; kim zulmediyorsa, onun karşısında durmak gerekir.

 

İran konusunda ve emperyalizmin saldırısına maruz kalan Müslüman olsun olmasın tüm coğrafyalarda Müslümanların tavrı elbette tereddütsüz mazlumdan yana emperyalizme karşı durmakta olmalıdır. Bunun ama'sı, fakat'ı, çünkü'sü yoktur. Net, arı, duru, açık bir şekilde tüm Müslümanlar böyle bir saldırıda tereddütsüz tüm direniş güçlerinin ve direnişin mihveri ve odağı olan Tahran’ın yanında yer almalıdırlar.

 

Bu ilke, coğrafya ve aktör fark etmeksizin geçerlidir.
Bu tutumun mezhebi, etnik ya da politik istisnası yoktur.

 

 

 

Özet
:
Naci HANPOLAT: Küresel ölçekte emperyalist müdahalelere maruz kalan toplumlar söz konusu olduğunda; mezhebi, etnik ve ulusal ayrımlar gibi tüm ikincil kimlikler bir kenara bırakılıp mazlumun yanında yer alınmalıdır. İran’ın ve benzeri yapıların bu bağlamdaki direnişi, eleştirilerden bağımsız olarak tereddütsüz, ama’sız ve fakat’sız desteklenmesi gereken bir duruştur.
Resim
Türkçe
X