TEKTONİK KIRILMA: WASHINGTON-TEL AVİV HATTININ İFLASI VE ANKARA-TAHRAN-İSLAMABAD AKSINDA YENİ BÖLGESEL MİMARİ
TEKTONİK KIRILMA: WASHINGTON-TEL AVİV HATTININ İFLASI VE ANKARA-TAHRAN-İSLAMABAD AKSINDA YENİ BÖLGESEL MİMARİ
Singapurlu hukukçu, muhalif siyasetçi ve "The Great Game — Geopolitics for the Masses" platformunun analisti Lim Tean, kaleme aldığı çarpıcı makalesinde Orta Doğu’da onlarca yıldır hüküm süren ABD merkezli ve İsrail askeri üstünlüğüne dayalı statükonun resmen sona erdiğini savunuyor. HaberFikir editör kadrosunun da bölgesel parametreler ve stratejik nüanslarla derinleştirerek dilini yeniden formüle ettiği bu ufuk açıcı analizi, orijinal metnin ruhuna sadık kalarak okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
Yazar; ABD-İran çerçeve anlaşmasının arka planında rol oynayan Türkiye, Katar ve Pakistan’ın oluşturduğu yeni diplomatik ekseni inceleyerek, bölgenin geleceğinin artık dış güçler tarafından değil, bölgenin kendi yerli aktörleri tarafından şekillendirildiğini net bir dille ortaya koyuyor.
Amerika’nın bölgeden çekilmesiyle ortaya çıkan bu yeni iki kutuplu mimaride Türkiye ve İran’ın yükselişini, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığının Suudi Arabistan için yeni bir koruma kalkanına dönüşmesini ve eski düzenin ortakları olan BAE ile Bahreyn’in karşı karşıya kaldığı jeopolitik riskleri analiz eden yazı, küresel güç dengelerindeki kaçınılmaz ve geri dönülemez bir gelgit değişimini özetliyor.
Yazar: Lim Tean
İsrailli bir bakan, katıldığı canlı yayında adeta yeni Orta Doğu’nun adını koydu ve bunu stratejik bir uyarı tonuyla kayıtlara geçirdi. Amichai Chikli’nin 'Türkiye-Katar-Pakistan ekseni' olarak tanımladığı bu yeni hat, salt bir tehdit algısının ötesinde; bölgede yükselen yeni jeopolitik düzenin yapısal mimarisidir. Bu stratejik mantığın parametrelerini bir kez doğru okuduğunuzda, sahada yükselen yeni gerçekliği bir daha görmezden gelmeniz mümkün olmayacaktır
Bakanın Uyarısındaki İtiraf
İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli'nin bu hafta İsrail’in 103 FM radyosuna verdiği mülakatta, yükselen bir "Türkiye-Katar-Pakistan ekseni"ne karşı yaptığı uyarılar; alelade bir tahminden ziyade, somut bir jeopolitik itiraf niteliğindedir. Uluslararası ilişkiler tarihinin değişmez bir kuralı olarak; bir aktörün en üst düzeyde alarm durumuna geçmesi, rakip kamptaki yapısal ve tektonik bir değişimin gerçekleştiğinin en güvenilir teyididir. Bu bağlamda, Chikli’nin derin bir endişeyle adını koyduğu bu yeni stratejik denklemi, tüm parametreleriyle mercek altına almamız gerekmektedir.
Mevcut tüm göstergeler, konvansiyonel parametrelerle yönetilen "eski" Orta Doğu düzeninin miadını doldurduğunu göstermektedir. Onun yerine inşa edilen yeni bölgesel mimari, henüz hiçbir Batılı dış politika elitinin veya müesses nizam analistinin tam anlamıyla hesaba katamadığı yapısal dinamikler barındırmaktadır.
Bu yeni düzende, Washington merkezli Amerikan hegemonyası sahada radikal bir biçimde zemin kaybetmiş; Tel Aviv’in mutlak askeri hakimiyet doktrininin bölgesel denklemi tek başına domine etmeye yetmediği tescillenmiştir. Neticede bölgenin tarihsel ve yerli iki büyük gücü olan Türkiye ve İran, yeni bölgesel nizamın birbirini dengeleyen ve şekillendiren ikiz kutupları olarak jeopolitik sahneye ağırlıklarını koymaktadır.
Eski Düzenin Tektonik Kırılması
Bu yeni jeopolitik mimariye zemin hazırlayan en somut gelişme, Fransa'da Versay Sarayı'ndaki G7 zirvesinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile yenen akşam yemeğinde ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan tarafından imzalanarak yürürlüğe giren ABD-İran Çerçeve Anlaşması oldu. Ancak bu uzlaşının ortaya çıkış metodolojisi, en az içeriği kadar ezber bozucudur.
Washington ve Tahran, Pakistan'ın arabuluculuğunda geçici bir ateşkese ulaştı. Sürecin diplomatik omurgası ise Pakistan, Katar ve Türkiye tarafından, birbirini tamamlayan stratejik rollerle şekillendirildi. Katar, üst düzey İranlı yetkililere ev sahipliği yaparak kritik iletişim kanallarını açık tuttu; Türkiye tutarlı bir diplomatik hamilik üstlenerek müzakere zeminini tahkim etti. Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı ise hem Washington hem de Tahran ile eş zamanlı temaslar sürdürerek hayati bir diplomatik köprü vazifesi gördü.
Bu yeni tasarımda denklemin tamamen dışında kalan aktör ise İsrail'dir. Dahası, otuz yıl boyunca bölgesel statükoyu Washington ile birlikte tanımlayan geleneksel Körfez monarşileri (Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn) de masada yer almamıştır. Netanyahu, aylar sonra düzenlediği ilk basın toplantısında, anlaşmanın muhtevasından haberdar olmadığını itiraf ederek bu dışlanmışlığın boyutunu tescil etmiştir. Bölgenin beyan edilmemiş nükleer cephaneliğine sahip en güçlü ordusunun lideri, Orta Doğu'nun geleceği bizzat kendi sınırlarında müzakere edilirken pasif bir seyirci konumuna indirgenmiştir.
Trump’ın G7 zirvesinde kamuoyu önünde Netanyahu'yu "çılgın" olarak nitelendirmesi ve "Ben olmasaydım İsrail olmazdı" çıkışı, Trumpvari bir hitabetin ötesinde çıplak bir stratejik gerçeği ifşa etmektedir: İsrail'in güvenliği hiçbir zaman kendi iç dinamiklerine değil, mutlak Amerikan hamiliğine dayanmıştır ve bu hamilik artık kökten bir yeniden kalibrasyon sürecindedir.
Bu durum, Amerikalı karar alıcılar için dürüst bir yüzleşmeyi zorunlu kılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail'in askeri hegemonyası ve Körfez monarşilerinin statükosuna dayalı bir Orta Doğu nizamı inşa etmek için trilyonlarca dolar ve onlarca yıllık stratejik enerji harcadı. Ancak bu düzen, konvansiyonel bir askeri yenilgiyle değil; Washington'ın kontrol etmediği kanallardan, davet etmediği yerli aktörler tarafından yürütülen ve Pentagon'un tasarlamadığı bir sonuç üreten diplomasi yoluyla sessizce tasfiye edildi. Bu, cephedeki bir mağlubiyetten çok daha derin bir jeopolitik yerinden edilme biçimidir.
Çift Hegemonyalı Yeni Mimari
Ortaya çıkan tablo, Çin veya Rusya gibi dışsal bir gücün domine ettiği bir Pax (barış düzeni) değildir; çok daha nadir ve kalıcı bir fenomendir: Yerli büyük güçler tarafından çıpalanmış bir bölgesel nizam.
Türkiye ve İran, bu nizamın birbirini dengeleyen ikiz kutuplarıdır. Bu iki aktör, bölgedeki diğer hiçbir yapının boy ölçüşemeyeceği askeri derinliğe, demografik ağırlığa, coğrafi merkeziyete ve bağımsız dış politika kapasitesine sahiptir. İran; proksi ağları ve devlet düzeyindeki ilişkileri aracılığıyla Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'i kapsayan doğu yayını kontrol ederken; Türkiye ise kuzey kuşağını yönetmekte, Suriye'de askeri güç yansıtmakta, stratejik bir güvence olarak NATO üyeliğini sürdürmekte ve bölgenin en önemli diplomatik komisyoncusu olarak öne çıkmaktadır.
Şüphesiz bu durum, kusursuz bir ortaklık anlamına gelmemektedir. Türkiye ve İran, köklü bir stratejik rekabet geçmişine sahip iki kadim medeniyettir. Buradaki rasyonel tanım, "yönetilen bir iki kutupluluktur"; yani Arap dünyasındaki nüfuz alanlarında rekabet ederken, İsrail yayılmacılığının sınırlandırılması konusunda diplomatik düzeyde uzlaşabilen iki hegemonik güç.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Meclis kürsüsünden İsrail'in Lübnan ve Suriye'deki saldırganlığının Türkiye'yi doğrudan tehdit ettiğini belirterek Tel Aviv’i bölgesel barışın önündeki yegane engel olarak tanımlaması bu stratejinin bir parçasıdır. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Moskova’da Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile birlikte yaptığı açıklamada, ABD-İran anlaşmasını memnuniyetle karşılarken bunun "geçici bir sakinlik döneminden ziyade yapısal ve kalıcı bir güvenlik mimarisine" dönüşmesi çağrısı, Ankara'nın vizyonunu özetlemektedir. Türkiye, dönemsel kriz yönetimiyle değil; Osmanlı mirasını 21. yüzyıl parametreleriyle yeniden çerçeveleyerek, kendisinin kalıcı bir kural koyucu olduğu yeni bir bölgesel nizamı kurumsallaştırmakla ilgilenmektedir.
Askeri olarak zayıflamış görünse de bu diplomatik uzlaşıyla itibarını geri kazanan İran ise paradoksal bir güç konumundadır. Tahran, askeri tırmanışı uluslararası meşruiyetle takas etmiş, ekonomik nefes borusunu güvence altına almış ve en önemlisi bölgesel nüfuz ağını muhafaza etmiştir. Anlaşma İran'ın stratejik derinliğine dokunmamış, aksine onu uluslararası sisteme rasyonel bir aktör olarak geri kazandırmıştır.
Pakistan: Bölgesel Nizamın Nükleer Kilit Taşı
Batı merkezli analizlerde sistematik olarak küçümsenen Pakistan, bu yeni mimarinin esas kilit taşıdır. İslam dünyasının tek nükleer gücü olan Pakistan, askeri liderliği vasıtasıyla Washington-Tahran hattında bizzat köprü kurmuş ve Türkiye-Katar-Pakistan diplomatik ekseninin merkezine yerleşmiştir. Islamabad’ın yakın zamanda Suudi Arabistan ile imzaladığı savunma paktı ise ironik bir stratejik dönüşümü barındırmaktadır.
Bölgedeki Amerikan üstünlüğünün gerilediğini gören Riyad’ın, alternatif bir güvenlik ve özellikle nükleer caydırıcılık şemsiyesine ihtiyacı vardır. Çin bir alternatif olarak öne sürülse de Pakistan, tarihi kökleri en derin olan yapısal cevaptır. 1970'ler ve 1980'lerde Pakistan'ın nükleer programının finansmanında Suudi sermayesinin oynadığı rol jeopolitik bir sır değildir. Zülfikar Ali Butto'nun kavramsallaştırdığı "İslam bombası" doktrini, her zaman Suudi Arabistan’ın stratejik derinliği düşünülerek tasarlanmıştı. Son Suudi-Pakistan savunma paktı, sıradan bir ikili anlaşma değil; nükleer boyutu her zaman örtük olan bir güvenlik ilişkisinin resmi olarak kurumsallaşmasıdır.
Buradaki tarihsel ironi Washington için sarsıcıdır: ABD, Soğuk Savaş ve Terörle Mücadele dönemleri boyunca Pakistan ordusunu milyarlarca dolarla finanse edip silahlandırdı. Amerikalı vergi mükelleflerinin parasıyla inşa edilen bu nükleer kapasite, bugün Suudi Arabistan'ın Amerikan güvenlik şemsiyesinden sessizce çıkmasının ve Washington’ın vaatlerinden çok daha büyük bir iç meşruiyete sahip olan "İslami dayanışma" eksenine yönelmesinin anahtarı haline gelmiştir. Amerika, kendi yerinden edilmesinin lojistik araçlarını bizzat kendi elleriyle finanse etmiştir.
Lübnan ve Suriye: Yeni Kırmızı Çizgiler
Lübnan, bu mimari değişimin bir dipnotu değil, eski düzenden yeni düzene geçişin gerçek zamanlı olarak sınandığı en acil test sahasıdır. İsrail’in, ABD-İran çerçeve anlaşmasına rağmen Güney Lübnan’a yönelik saldırganlığını sürdürmesi, bu geçiş döneminin temel gerilimidir. Anlaşmanın dışında kalan ve iç politikada ağır bir sıkışmışlık yaşayan Netanyahu, Lübnan’ı hala güç yansıtabileceği yegane alan olarak kullanmaya çalışsa da bu hamle İsrail'i yeni düzenden daha da izole etmektedir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İsrail'in Lübnan ve Suriye'ye yönelik saldırılarının Türkiye'yi doğrudan tehdit ettiğini ilan etmesi, bir NATO üyesinden gelen olağanüstü bir jeopolitik çıkıştır. Bu hamleyle Ankara, Lübnan ve Suriye toprakları üzerinden fiilen bir Türk stratejik kırmızı çizgisi çizmiştir. Eski Amerikan merkezli düzende Lübnan, hamisi olmayan ve sürekli kurban edilen zayıf bir aktördü; ancak bu statüko artık değişmiştir. İran'ın diplomatik olarak sisteme entegre olması Hizbullah'ın tasfiyesini değil, Lübnan'ın yeni düzen içinde bir tampon devlet olarak istikrara kavuşturulmasını beraberinde getirmektedir. İsrail için temel ikilem, Lübnan'daki askeri operasyonların artık yeni mimari tarafından yapısal olarak tetiklenecek topyekûn bir bölgesel reaksiyon riski taşımasıdır.
İbrahim Anlaşmaları’nın Çöküşü ve Körfez’in "Hedging" Stratejisi
Yeni mimaride en akut stratejik riskle karşı karşıya olan devletler, İsrail-Amerikan eksenine en derin şekilde entegre olmuş iki Arap imzacısı olan Bahreyn ve BAE'dir. Bu iki devlet, 2020 yılında İbrahim Anlaşmaları’nı imzalarken Amerikan askeri üstünlüğünün kalıcı olduğu ve Tel Aviv ile normalleşmenin bölgesel güvenlik sağladığı varsayımına dayanıyordu. Bugün bu varsayımların tamamı çökmüştür.
Amerikan üstünlüğü gerilemiş, İsrail askeri gücünün stratejik sınırları ifşa olmuş ve normalleşme süreci İbrahim Anlaşmaları'nın orijinal hesaplamalarında öngörülmeyen ağır bir itibar ve güvenlik maliyeti üretmiştir. Bahreyn ve BAE, küresel varlık fonlarına sahip olsalar da şu an derin bir stratejik boşluktadırlar. Bu devletlerin en muhtemel yönelimi, radikal bir saf değiştirme yerine sessiz bir "riskten korunma" (hedging) stratejisi olacaktır. Her iki devletin de İsrail ile olan angajmanlarını yumuşatması, Türkiye ile ekonomik entegrasyonu derinleştirmesi ve Tahran ile arka kapı diplomasisini genişletmesi kaçınılmazdır.
Yelpazenin diğer ucunda yer alan Umman ve Katar ise bu geçiş sürecini en rahat atlatan aktörlerdir. Umman'ın İran'a yönelik tarihsel gizli diplomasi kanalı olma rolü ve Katar'ın Pakistan liderliğindeki mevcut ara buluculuğa verdiği finansal/lojistik destek, bu iki devlete yeni bölgesel nizamda yüksek bir kredi ve saygınlık kazandırmıştır.
Suudi Arabistan'ın Kaçınılmaz Eksen Değişimi
Riyad'ın konumu, bu denklemdeki en hassas parametredir. Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Vizyon 2030 projesini Amerikan güvenlik garantileri ve İsrail ile yaklaşan normalleşme sütunları üzerine inşa etmişti. Ancak bu jeopolitik tasarım artık yapısal olarak kadük kalmıştır.
Suudi Arabistan’ın yeni bölgesel düzene ve İran ile uzlaşıya yönelmesi rasyonel bir tercihten ziyade, stratejik alternatiflerin çöküşüne verilen kaçınılmaz bir yanıttır. 2023'teki Pekin uzlaşmasıyla başlayan süreç, bugün Türkiye-İran-Pakistan ekseninin tahkim edilmesiyle geri döndürülemez bir aşamaya geçmiştir. Amerikalı hamisi sahadan çekilirken ve kendi kamuoyunun İslami dayanışma refleksleri yükselirken, Suudi Arabistan'ın İran ile konvansiyonel bir çatışma statüsünü sürdürmesi imkansızdır.
Pakistan'ın nükleer şemsiyesi, Suudi Arabistan’ın Amerikan caydırıcılığına olan bağımlılığını azaltırken stratejik olarak çıplak kalmamasını sağlayan yegane güvencedir. Pakistan nükleer caydırıcılığı tarafından korunan, İran ile uzlaşmış ve Türkiye-Katar ekseniyle hizalanmış bir Riyad, Washington ile feci bir kopuş yaşamadan bu geçiş sürecini yönetebilecek tek formüldür. Bu eksen değişimi büyük deklarasyonlarla değil; sessiz yatırım yönlendirmeleri ve İsrail pozisyonlarından kademeli olarak uzaklaşma yoluyla sessizce gerçekleşmektedir.
Sonuç: Tarihin Akışını Doğru Okumak
İsrail ricalinin panik içinde "tehdit" olarak adlandırdığı şey, analitik bir titizlikle tanımlanmalıdır: Bu, yerli aktörler tarafından çıpalanmış, İslami dayanışma ve tarihsel medeniyet iddialarıyla şekillenmiş, artık Amerikan hegemonyası veya İsrail askeri diktası etrafında örgütlenmeyen yeni bir Orta Doğu nizamıdır.
Türkiye ve İran'ın tarihsel rekabeti bakidir ve farklı tiyatrolarda yeniden nüksedecektir. Ancak bu tarihi kırılma anında, dışarıdan dayatılan eski statüko yerine bölgenin kendi doğal güç dengesini yansıtan bir düzenin ikame edilmesi konusunda uzlaşmışlardır. Pakistan'ın nükleer kapasitesi, Katar'ın finansal diplomasisi ve Suudi Arabistan’ın kaçınılmaz eksen değişimiyle desteklenen bu yeni mimari, bölgenin geleceğini belirlemek için yeterli mukavemete sahiptir.
Amerika Birleşik Devletleri için çıkarılacak nihai ders, askeri olarak yenilmiş olduğu değil; stratejik olarak geçerliliğini yitirdiğidir. Washington’ın onlarca yıl boyunca inşa ettiği askeri mekanizmalar ve finanse ettiği cephanelikler, bugün bölgenin kendi yerli aktörleri tarafından kendi medeniyet çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Gelgit dönmüştür; eski düzene büyük bahisler oynayan Bahreyn, BAE ve her şeyden önce İsrail, artık tüm boyutları yeni beliren tarihi bir hesaplaşmayla karşı karşıyadır. Kendilerini bu yeni dalgaya göre akıllıca konumlandıran Türkiye, İran, Pakistan ve Suudi Arabistan ise Orta Doğu'nun yarınını şekillendirecek asıl iradedir.
Yazının orijinal metni için:
