"Batı’nın Çizdiği İran İmajı Gerçeği Gizliyor": Bir İran ve Ayetullah Humeyni Analizi
"Batı’nın Çizdiği İran İmajı Gerçeği Gizliyor": Singapurlu Siyasetçiden Ayetullah Humeyni ve İran Analizi
İSTANBUL — Batı medyasının on yıllardır "fanatik mollalar tarafından yönetilen bir teokrasi" olarak sunduğu İran İslam Cumhuriyeti’ne dair ezber bozan bir analiz, Singapurlu ünlü hukukçu ve siyasetçi Lim Tean’den geldi.
Sosyal medya hesabından geniş kapsamlı bir anayasa analizi yayınlayan Tean; Batı’nın kullandığı "teokrasi" etiketinin kasıtlı bir propaganda aracı olduğunu savunuyor. İran’ın aslında 14 asırlık köklü bir hukuk geleneğine ve sofistike kurumsal mekanizmalara sahip anayasal bir cumhuriyet olduğunu belirten Singapurlu siyasetçi, kendi hukuk eğitiminden ve uluslararası hukuk ilkelerinden örnekler vererek Batılı güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda İran gerçeğini bilinçli bir şekilde örtbas ettiğini savunuyor.
"Humeyni Bir Mahalle Papazı Değil, Cambridge Profesörü Düzeyinde Bir Hukukçuydu"
Makalesinde İran İslam Devrimi'nin lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni'nin entelektüel ve hukuki geçmişine geniş yer ayıran Tean, Batı medyasının Humeyni'yi "basit bir din adamı" gibi yansıttığını, ancak gerçeğin tamamen farklı olduğunu belirtiyor.
İmam Humeyni’nin Kum ve Necef gibi dünyanın en prestijli İslam ilim merkezlerinde onlarca yıl geçirdiğini hatırlatan hukukçu, onun derinliğini şu sözlerle özetliyor: "O, Batı medyasının karikatürize ettiği gibi cahil bir köy vaizi değil; Cambridge veya Oxford'daki bir hukuk profesörüyle eş değer, hatta ondan çok daha donanımlı, İslam hukuk felsefesinin zirvesinde bir dehaydı."
Batı dünyasının oryantalist klişelerini ve propaganda duvarlarını yıkan, İran'ın anayasal yapısını küresel güç dengeleri üzerinden yeniden okuyan Lim Tean'in ezber bozan o analizinin tam metniyle sizleri baş başa bırakıyoruz:
Makalenin Türkçe Tercümesi
Batı’nın Size Hiç Anlatmadığı Gerçek: Ayetullah Humeyni Bir Fanatik Değil, Büyük Bir Hukukçuydu.
Yazar: Lim Tean
Sizi şaşırtabilecek bir şey söylemek istiyorum: İran’ın bir anayasası var.
Halk tarafından seçilen bir parlamentosu var. Doğrudan halk oyuyla seçilen bir başkanı var. Bir yüksek mahkemesi var. Anayasa mahkemesi işlevi gören bir kurulu var. Rakip güç merkezleri arasında kurumsal denetim ve denge mekanizmaları var. Ve tüm bu yapı, gözü dönmüş bir fanatik tarafından değil; İslam dünyasının yirminci yüzyılda yetiştirdiği en sıkı eğitim almış hukuk alimlerinden biri tarafından kuruldu.
Bunların hiçbiri Batı’nın çizdiği karikatüre uymuyor. Bu yüzden karikatür yaşatılmaya devam ediyor ve gerçekler sessizce gömülüyor.
Seçtikleri Kelime — Ve Gizledikleri Gerçek
Batı egemen düzeni (establishment) İran’a bir etiket yapıştırdı: Teokrasi. Bu, özenle seçilmiş bir kelimedir; çünkü tek bir argümana bile ihtiyaç duymadan, binlerce propaganda kampanyasının yapacağı işi tek başına görür. "Teokrasi" dediğiniz anda görüntüler kendiliğinden belirir: Ellerinde Kur’an sallayan çılgın bakışlı mollalar, dini histeriyle ülkeyi yöneten mantıksız yobazlar ve orta çağ fanatizminin esiri olmuş bir halk... Bu kelime düşünmeye davet etmek için değil, düşünmeyi engellemek için tasarlanmıştır.
Ancak bu kelimenin gizlediği şey şudur:
Her yönetim sistemi nihayetinde bir hukuk ve değerler bütününe dayanır. Amerika Birleşik Devletleri anayasal liberalizme ve teamül hukuku (common law) geleneğine dayanır. Fransa, Napolyon Kanunlarına ve cumhuriyetçi laiklik ilkelerine dayanır.
İran İslam Cumhuriyeti ise insanlık tarihinin en eski, en karmaşık ve en zorlu hukuk geleneklerinden biri olan İslam fıkhı geleneklerine dayanır. Buna teokrasi demek ve bu kelimeyi bir hakaret olarak kullanmak bir analiz değildir. Bu, anayasal bir sistemi gayrimeşru göstermek amacıyla kasıtlı olarak yapılan bir karalamadır; böylece o ülke izole edilebilir, yaptırımlara maruz bırakılabilir ve vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadan bombalanabilir.
On yıllardır Batı basını ve Washington elitleri İran’ı tek bir basitleştirici mercekten sundu: Yasalarla değil dini histeriyle yönetilen, akla düşman, moderniteye alerjisi olan ve bu nedenle —en kritik nokta burası— diğer egemen uluslara ve halklarına gösterdiğimiz temel saygıya layık olmayan, Kur’an patentli çılgın mollalar tarafından yönetilen bir devlet.
Bir zamanlar ben de buna inandım. Gençlik yıllarımda, çoğu insan gibi ben de bu anlatıyı gazeteler, televizyonlar ve eğitimli kesimin sıradan kabulleri üzerinden kanıksadım. Bu durum bana apaçık bir gerçek gibi görünüyordu.
Daha sonra ciddi şekilde okumaya ve araştırmaya başladım. Karşılaştığım şey sadece daha karmaşık bir tablo değildi; bana anlatılanların neredeyse tamamen tersyüz edilmiş haliydi.
Fanatik Değil, Büyük Bir Hukukçu
İran İslam Cumhuriyeti’ni anlamak için, başladığı yerden —yani bir kavramdan ve bu kavrama modern biçimini veren adamdan— başlamalısınız.
Bu kavram velayet-i fakihtir. Makul bir doğrulukla "İslam hukukçusunun velayeti (veya yönetimi)" olarak tercüme edilebilir. Bu ifadeyle ilk karşılaştığımda tek bir kelime dikkatimi çekti: Hukukçu (Fakih). Mollaların velayeti değil. Din adamlarının yönetimi değil. Hukukta yetkinleşmiş bir kişinin, yani bir hukukçunun velayeti... Bu kelimenin seçilmesi tesadüfi değildir; işin tüm özü buradadır.
İslam Cumhuriyeti’nin kurucu babası Ruhullah Humeyni, her şeyden önce bir vaiz değildi. O bir fakihti — İslam hukukunun üstadıydı. Ancak sadece bunu söylemek bile, onun akademik başarısının boyutunu hafife almak olur. Humeyni’nin Şia İslamı’nın ulema hiyerarşisindeki yükselişi, 20. yüzyılda bir alimin üstlenebileceği en zorlu entelektüel yolculuklardan biriydi.
1922 yılında kutsal Kum kentine taşındı ve Kum’u Şii akademisinin entelektüel başkenti haline getiren efsanevi alim Ayetullah Abdülkerim Haeri Yezdi’nin yanında eğitim gördü. Otuzlu yaşlarının ortalarında, bağımsız hukuki akıl yürütme yetkisinin resmi belgesi olan İçtihat icazetini aldı. Bu onu bir Müctehid yaptı: Yani sadece geçmiş alimlerin fetvalarını takip eden değil, İslam’ın birincil kaynaklarından —Kur’an ve Hadis— doğrudan yeni hukuki hükümler çıkarabilen bir hukukçu.
Ancak Humeyni burada durmadı. Hukuk ve fıkhın ötesinde felsefe, ahlak ve İslam irfanı (tasavvuf) dersleri vererek temayüz etti. 1940’lar ve 1950’lerde Kum’da derslerine büyük talep olan bir profesördü. Yüzlerce öğrenci onun ders salonlarını dolduruyordu. O sadece kuralları değil, yasaların arkasındaki karmaşık mantığı öğretiyordu.
Büyük Ayetullah —yani Merci-i Taklid (Taklit Merci)— makamına yükselmesi, onun ilmi dehasının nihai kabulüydü. Bu, atamayla gelinen veya siyasi bir makam değildir.
Bir alimin, müminler topluluğu ve meslektaşları tarafından döneminin en bilgini olarak kabul edilmesiyle organik olarak kazanılan, akranlarca onaylanmış bir statüdür. 1961’de Büyük Ayetullah Burucerdi’nin ve 1970’te Büyük Ayetullah Hakim’in vefatlarının ardından Humeyni, milyonlarca mümin ve diğer alimler tarafından Merci olarak kabul edildi.
Hukuki otoritesi o kadar muazzamdı ki, sürgündeyken bile sözleri takipçileri için bağlayıcı sayılıyordu.
Şah dönemindeki sürgün yıllarında —önce Türkiye’de, ardından dünyanın en eski ve en saygın İslam ilim merkezlerinden biri olan Irak’ın Necef kentinde— Humeyni olağanüstü bir hukuki külliyat üretti. Ticaret ve sözleşme hukukuna dair muazzam bir teknik çalışma olan çok ciltli Kitabü’l-Bey’i yazdı; bu çalışma onun ulema arasındaki itibarını sadece ateşli bir aktivist olarak değil, ciddi ve titiz bir hukukçu olarak pekiştirdi.
Geleneksel ve çağdaş hukuki meseleleri ele alan iki ciltlik kapsamlı Tahrirü’l-Vesile’yi kaleme aldı. Ve 1970 yılında, Hükümet-i İslami (İslam Hükümeti) adıyla kitaplaşan ve velayet-i fakih doktrinini dünyaya tanıtan o temel Necef derslerini verdi.
1963 yılındaki tutuklanma hadisesi özellikle aydınlatıcıdır. Şah’a karşı yaptığı ateşli bir konuşmanın ardından Humeyni tutuklandı ve vatana ihanet suçundan idam cezasıyla karşı karşıya kaldı. Hayatını kurtarmak için, aralarında Ayetullah Muhammed Kazım Şeriatmadari’nin de bulunduğu üst düzey din adamları, 1906 İran Anayasası’nda yer alan ve üst düzey dini liderlere idam muafiyeti tanıyan bir maddeyi devreye soktular. Ulema sınıfı birleşerek Humeyni’yi resmen "Büyük Ayetullah" ilan etti ve Şah rejimini bu cezayı sürgüne çevirmeye mecbur bıraktı. Bu olağanüstü olay, hem onun muazzam ilmi ağırlığını teyit ediyor hem de anayasal düşüncenin 1979’dan çok önce İran yönetim kültürüne yerleşmiş olduğunu gösteriyordu.
Toplamda Humeyni, fıkıh, hukuk felsefesi ve tasavvuf üzerine 40’tan fazla kitap yazdı.
Ona Batı’nın küçümseyici anlamda kullandığı "molla" sıfatıyla hitap etmek —onu ilkel bir dini eğitim almış bir köy vaiziyle aynı kefeye koymak— Cambridge’deki bir anayasa hukuku profesörüne "mahalle papazı" demekle eşdeğerdir. Bu sadece hatalı bir tanımlama değildir; ciddi bir entelektüel angajmanı gereksiz kılmak için tasarlanmış kasıtlı bir hafıza silme operasyonudur.
Bu Yönetim Şeklini Halk Seçti — Hem de %98 ile
İşte Batı söyleminin ısrarla ve dikkat çekici bir şekilde sümenaltı ettiği bir gerçek:
1979 yılının Mart ve Nisan aylarında İran halkına ulusal bir referandumla bir İslam Cumhuriyeti kurmak isteyip istemedikleri soruldu. Katılım oranı muazzamdı. "Evet" oyu %98,2’ydi; bu, modern tarihteki neredeyse hiçbir anayasal adımın boy ölçüşemeyeceği bir halk desteği marjıdır.
Bu referandum, ilkesel olarak İngiliz halkının Avrupa Birliği’nden ayrılma yönünde oy kullandığı 2016 yılındaki Brexit referandumundan farklı değildi. Brexit tartışmalıydı, sert şekilde münakaşa edildi ve en önemlisi —bireysel yorumcular sonuca ne kadar karşı çıkarsa çıksın— uluslararası toplum tarafından meşru bir demokratik eylem olarak kabul edildi.
1979 İran referandumu, halk iradesinin çok daha net ve çok daha büyük bir ifadesiydi. Yine de dünya, bu olayı teokratik bir zorbalığın dayatılması olarak görmeye davet edildi.
İran halkı bu hakkını 1979’da kullandı. Hiç kimse tarafından seçilmemiş olan ve tahtı 1953’te CIA tarafından tezgahlanan bir darbeyle geri yüklenen bir Şah’ı yirmi altı yıl boyunca destekleyen Batı ise, İran halkının kendisi için seçtiği şeyin meşruiyetini tanımayı reddederek karşılık verdi.
Anayasal Bir Mimari
İran’ın 1979’da kabul ettiği ve 1989’da revize ettiği anayasa, gerçek anlamda kurumsal bir gelişmişliğe sahip bir belgedir.
Devrim Lideri (Dini Lider), bizzat halk tarafından seçilen bir Uzmanlar Meclisi tarafından belirlenen, anayasal olarak tanımlanmış bir makamdır. İran’ın doğrudan halk tarafından seçilen bir Cumhurbaşkanı, yasaları çıkaran ve yürütmeyi denetleyen 290 üyeli seçilmiş bir parlamentosu (Meclis) ve yasaların anayasaya uygunluğunu denetleyen, ABD Yüksek Mahkemesi veya Fransa Anayasa Konseyi ile doğrudan analojik bir işlev gören hukukçulardan müteşekkil bir Anayasa Koruyucular Konseyi vardır.
Bunlar fanatik bir güruhun kurumları değildir. Bunlar —kusurları olan, tartışılan ama gerçek olan— anayasal bir sistemin mimarisidir. İçindeki gerilimler, yönetimsizliğin değil, yönetimin kendi iç gerilimleridir.
Hukuk Sistemlerinin Karşılıklı Saygısı — Bir Hukukçunun Perspektifi
Ben İngiliz teamül hukuku (common law) geleneğinde bir avukat olarak yetiştim; bu, İngiliz Milletler Topluluğu, Amerika Birleşik Devletleri ve gelişmiş dünyanın büyük bir kısmının hukuki düzenlerinin temelini oluşturan sistemdir. Yakından bildiğim ve derin saygı duyduğum bir geleneğe sahibim. Ancak teamül hukukuna duyduğum saygı, beni hiçbir zaman kendi sistemimden farklı olan hukuki sistemlerin ondan aşağı olduğu sonucuna götürmedi. Bu hem mantık hem de hukuk felsefesi açısından bir hata olurdu.
Burada geçerli olan ilke, "hukuk sistemlerinin karşılıklı saygısı" (comity of laws) doktrinidir: Bir hukuk sisteminin, başka bir yargı bölgesinin yasalarının ve hukuki geleneklerinin saygıyı hak ettiğini ve sırf kendisininkinden farklı olduğu için göz ardı edilmemesi gerektiğini kabul etmesidir. Bu ahlaki bir rölativizm değildir. Uluslararası hukukun ve egemen uluslar arasındaki medeni bir arada yaşamanın temelidir.
Bunu kişisel bir örnekle açıklayayım. 2000 yılı civarında bir müvekkilim bana şaşırtıcı bir şey söyledi: İtalyan ceza yargılamalarında sanıkların yemin altında ifade verme zorunluluğu yokmuş. Bu, mahkemedeki tüm tanıkların —ifade vermeyi seçen sanıklar dahil— yeminli ifade vermek zorunda olduğu ve yemin altında yalan söyleyen bir tanığın yalan yere yeminle suçlanıp hapsedilebildiği teamül hukuku sisteminden taban tabana zıttır. Müvekkilim, İtalyanların toplumsal bir kabul olarak, sanıkların tam bir dürüstlük yeminiyle bağlanmadan kendilerini olabildiğince güçlü bir şekilde savunmalarını beklediklerini anlattı.
Şimdi, bunu ilginç buldum. Farklı buldum. Ama aşağı veya yetersiz görmedim. İtalya, kökleri Roma hukukuna —ki Roma hukuku Batı medeniyetinin kurucu hukuk geleneğidir— kadar uzanan antik bir hukuk geleneğine sahip, dindar bir Katolik ülkesidir. İtalyanlar yüzyıllar süren hukuki deneyimlerin ardından, böyle bir yaklaşımın kendi toplumlarına ve adalet anlayışlarına en uygun yaklaşım olduğuna kanaat getirmişler. Bu karara karşı çıkmak bana mı düşer?
Amerikan teamül hukuku geleneğinin yetiştirdiği en büyük hukukçulardan biri olan Oliver Wendell Holmes, o ünlü sözünde tam olarak bu bilgeliği yakalamıştır: "Hukukun hayatı mantık değil, deneyimdir." Hukuk, soğuk bir tutarlılıkla uygulanan soyut evrensel ilkelerden doğmaz. Bir halkın özel deneyimlerinden, değerlerinden, tarihinden ve sosyal koşullarından neşet eder. Farklı deneyimlere sahip farklı halklar, farklı hukuklar üretecektir. Bu bir başarısızlık değildir; yaşayan hukuk sistemlerinin doğası gereğidir.
İslam hukuku (fıkıh), Müslüman dünyasının yetiştirdiği en parlak hukuk beyinleri tarafından on dört asır boyunca geliştirilmiş, olağanüstü derinliğe ve köklü bir geçmişe sahip bir hukuk geleneğidir. Kendi hukuki akıl yürütme ilkelerine, kendi fıkıh okullarına (mezheplere), kaynakların yorumlanması ve hüküm çıkarılması konusunda kendi gelişmiş tartışmalarına sahiptir.
Esasa ilişkin sonuçlarıyla ne tür farklılıklarınız olursa olsun, bu entelektüel geleneğin kendisi "karşılıklı saygı" doktrini uyarınca saygıyı hak etmektedir. Batı’nın bu saygıyı göstermeyi reddetmesi ilkeli bir hukuki duruş değildir. Medeniyet üstünlüğü kılıfına uydurulmuş entelektüel bir küçümsemedir.
Amerika’nın Kendine Tutması Gereken Ayna
Amerikalılar anayasal gelenekleriyle haklı olarak gurur duyuyorlar. Ancak bu geleneğe sığınarak İran’ı göz ardı eden Amerikalılar durup hatırlamalıdır ki; Amerika Birleşik Devletleri kurulduğunda köleleştirilmiş insanlar bir insanın beşte üçü sayılıyorlardı, kadınların oy hakkı yoktu ve eşit vatandaşlık vaadinin anlamlı bir gerçekliğe yaklaşması neredeyse iki yüzyıl sürdü. Bunların hiçbiri Amerikan geleneğini geçersiz kılmaz. Ancak henüz elli yaşını bile doldurmamış bir anayasal deneyi yargılarken biraz tevazu göstermeyi gerektirir.
İran İslam Cumhuriyeti varlığının kırk altıncı yılındadır. Yabancı destekli bir otokrasiye karşı yapılan bir devrimden doğmuştur. Yıkıcı bir sekiz yıllık savaştan, on yıllardır süren felç edici yaptırımlardan ve kurumlarına yönelik sürdürülen örtülü savaşlardan sağ çıkmıştır.
Kurumsal sorunları ve demokratik açıkları olduğu —Anayasa Koruyucular Konseyi’nin adayları inceleme (ve eleme) sürecinin seçim seçeneklerini kısıtladığı, muhalefet alanının çok dar olduğu, azınlıklara ve kadınlara yönelik muamelenin evrensel standartların gerisinde kaldığı— doğrudur ve söylenmeye değerdir. Ancak bu, Batı propagandasının stratejik kolaylık olsun diye adlandırmaya karar verdiği şey üzerinden değil, İran’ın aslında ne olduğu konusunda dürüst olunarak söylenmelidir.
Temel Olarak Hukuk
Bu yazıdan ne almanızı istiyorum?
İran İslam Cumhuriyeti, kendi şartları içinde, hukuk üzerine kurulmuş bir toplumdur. Kurulduğu hukuk İslam fıkhıdır; Müslüman dünyasının yetiştirdiği en iyi hukuk beyinleri tarafından on dört asır boyunca geliştirilmiş, olağanüstü derinliğe ve köklü bir geçmişe sahip bir hukuk geleneğidir.
Anayasal mimarisi, derin ve titizlikle elde edilmiş bir hukuki ustalığa sahip bir adam tarafından tasarlanmıştır; yetkin İslam hukukçularının devlete sadece danışmanlık yapmasını değil, aktif olarak devleti yönetmesini önermeden önce Kum ve Necef havzalarında on yıllarını geçirmiş bir Büyük Ayetullah tarafından...
Bu mimari, popüler egemenliğin demokratik bir eylemi olarak İran halkının %98’i tarafından onaylanmıştır. Ve bu yapı —ne kadar kusurlu olursa olsun— neredeyse yarım asırdır doksan üç milyonluk bir ulusun yönetim çerçevesi olarak işlev görmektedir.
Bu, onun eleştirilemez olduğu anlamına gelmez. Hiçbir sistem eleştiriden muaf değildir; en başta da siyasi özgürlükleri kısıtlayan, kadın haklarını sınırlayan ve muhalefeti bastıran sistemler...
Ancak eleştiri, bir şeyin aslında ne olduğuyla dürüst bir etkileşim kurmayı gerektirir. Ve İran’ın aslında ne olduğu —on yıllardır Batı propagandasının size söylediğinin aksine— gelişmiş bir hukuk geleneğine dayanan, kurumları gerçek bir demokratik meşruiyet taşıyan ve birinci sınıf bir hukuk alimi tarafından kurulmuş bir anayasal cumhuriyettir.
Batı bunu inkar etmeyi stratejik olarak işine gelir buldu. Çünkü kaosla yönetilen bir fanatikler güruhu kolayca göz ardı edilebilir, izole edilebilir, yaptırımlara maruz bırakılabilir ve vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadan bombalanabilir. Kurucu seçmenlerinin %98’i tarafından onaylanmış, geçmişi bin yıl öncesine dayanan bir hukuk geleneği üzerine inşa edilmiş ve modern çağın en bilgili İslam hukukçularından biri tarafından kurulmuş doksan üç milyonluk bir anayasal cumhuriyeti ortadan kaldırmak ise çok daha zordur.
Bu yüzden karikatür devam ediyor. Ve gerçek —medeniyetlerin yaptığı gibi sabırla— dünyanın orada gerçekte ne olduğuna daha dürüstçe bakmasını bekliyor.
İran’ın anayasal ve hukuki mimarisini ciddi şekilde incelemek isteyenler için Hamid Algar’ın Humeyni’nin siyasi yazılarından yaptığı çevirileri ve İslam Cumhuriyeti’nin kurumsal temellerine dair en titiz akademik çalışma olmaya devam eden Said Amir Arjomand’ın "The Turban for the Crown" (Taç İçin Sarık) kitabını tavsiye ederim.
KAYNAK: https://www.facebook.com/
