Enfal Adlı Saldırının İslam Karşıtı Söylemde Araçsallaştırılması

 

 

 

 

Enfal Operasyonu’nun İslam Karşıtı Söylemde Araçsallaştırılması

 

 

Naci HANPOLAT  / 20.01.2026

 

 

Giriş

 

Irak Kürtlerinin katliama uğradığı ve adı şeytanca Enfal konulan saldırının, yalnızca adında Kur’ânî bir kavram geçtiği için İslam’la ve Müslümanlarla ilişkilendirilmesi; tarihsel hakikati çarpıtan, toplumsal yaraları derinleştiren ve sağlıklı bir yüzleşmenin önünü tıkayan sorunlu bir yaklaşımdır. Saddam Hüseyin rejiminin Kürt halkına karşı işlediği bu büyük suç ne İslam’ın ne de Müslüman toplumların eseri olarak görülebilir. Aksine, bu tür yorumlar zulmün gerçek faillerini perdeleyerek yanlış adreslere yöneltilmiş bir öfke üretmektedir.

 

Saddam Hüseyin: Dini İstismarcısı Bir Diktatör

 

Saddam Hüseyin, özünde İslam’a savaş açmış bir diktatördü. CIA tarafından gençlik yıllarında devşirilen bu figür, iktidarı boyunca başta kendi halkı olmak üzere tüm bölgeye kan ve gözyaşından başka bir şey getirmedi. Muhammed Bakır Es-Sadr başta olmak üzere yüzlerce alim ve aktivistin idam edilmesi, İslami taleplerin sistematik biçimde bastırılması ve muhaliflerin uzun yıllar işkenceli sorgulamalarla cezaevlerinde tutulması, bu yönetimin dine değil, otoriterliğe dayandığının en net göstergesidir.

 

Saddam'ın zulmü sınırları aşmış; ABD’nin yönlendirmesi, Batı’nın açık desteği ve Körfez rejimlerinin teşvikiyle İran’a saldırmış, sekiz yıl süren bu beyhude savaşta bir milyondan fazla insanın ölümüne yol açmıştır. Nihayetinde ABD’nin Kuveyt üzerinden kurduğu tuzağa düşerek kendi sonunu hazırlamış; kullanılıp atılan bir araç olduğunu anladığında ise iş işten çoktan geçmiştir. Tarihte eşine az rastlanır bu zalimin, zulmüne meşruiyet kazandırmak adına Kur ‘ani bir kavramı operasyon ismi olarak kullanması, onun İslam’a bağlılığını değil; bilakis dine olan düşmanlığını ve Makyavelist karakterini ele veren en somut kanıttır.

 

Halepçe: İslami Direnişe Atılan Bombalar

 

Saddam Hüseyin’in İslami bir kaygıyla hareket ettiğine dair tek bir samimi iddia dahi ileri sürülemez. Nitekim Halepçe’de kimyasal silahlarla katledilen Kürtler, o dönemde Saddam rejimine karşı fiili bir direniş yürüten ve Şeyh Osman öncülüğündeki İslami bir hareketin kontrolünde bulunan bir bölgede yaşamaktaydılar. Dolayısıyla Halepçe’ye atılan bombalar sadece Kürt kimliğini değil, aynı zamanda Kürtler eliyle yürütülen İslami bir kurtuluş mücadelesini de hedef almıştı.

 

Sorunun Kaynağı: Emperyalist "Böl ve Yönet" Politikaları

 

Bugün Kürtlerin yaşadıkları coğrafyalarda Kürt meselesi üzerinden yaşanan gerilimlerin kaynağını doğru tespit etmek gerekir. Bu çatışmalı süreçlerin temelinde, İngiliz emperyalizminin attığı tohumlar ve bugün ABD tarafından sürdürülen Orta Doğu’yu dizayn etme çabaları yatmaktadır. Bölge devletlerine dayatılan ulus-devletçi, ırkçı ve inkarcı kimlikler, hep aynı emperyal planın ürünüdür. İngiliz vizyonu doğrultusunda Kürtlerin dört parçaya bölünmesi hem bölge devletlerini birbirine karşı teyakkuzda tutmaya sebep olmuş hem de Kürtleri sistematik asimilasyon politikalarına maruz bırakan yönetimlerle kronik bir çatışma zeminine itmiştir.

 

Algı Operasyonları: DEAŞ ve Suriye Denklemi

 

Bugün Suriye’de yaşananlar da benzer bir propaganda zeminine çekilmek istenmektedir. Geçmişte DAİŞ/İŞİD üzerinden, “İslamcılar Kürtlere saldırıyor” algısını oluşturmak için önce Suriye’de, ardından 6–7 Ekim olayları üzerinden Türkiye’de bir psikolojik zemin inşa edilmeye çalışıldı. Türkiye’de dindar kesimler ve özellikle Kürt illerinde Hüda-Par camiası, İŞİD üzerinden üretilen bu algıyla hedef alındı ve Kürt halkı nezdinde “potansiyel düşman” olarak etiketlenmek istendi.

 

Oysa İŞİD/DEAŞ adı verilen bu terör şebekesinin; Selefi-Vehhabi düşünce üzerinde uzmanlaşmış, Siyonist–Evangelist Batı aklı tarafından adeta laboratuvar ortamında üretilmiş yapay bir örgüt olduğu, bizzat Donald Trump tarafından itiraf edilmiş olmasına rağmen, hâlâ İŞİD İslami bir yapıymış gibi sunulabilmekte ve onun üzerinden İslam hedef tahtasına konulabilmektedir.

 

Bugün, daha düne kadar barış ihtimallerinin konuşulduğu Suriye’de yeniden savaş tamtamlarının çalınmasıyla birlikte, rejim ile SDG arasındaki anlaşmazlık üzerinden “dinciler Kürtlere saldırıyor” şeklinde yapay bir algı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa sahada yaşanan, bir çıkar savaşı ve devlet inşa sürecindeki güç paylaşımı mücadelesidir. Mevcut yapıların kendilerini nasıl tanımladıkları değil, kimin çıkarlarına hizmet ettikleri önemlidir. Gerek Suriye yönetiminin gerekse de SDG’nin ABD ve İsrail ile kurduğu angajmanlar üzerinden yürütülen politikalar "İslami referans” ile ilgisi olmayan reel politik adımlardır.

 

Bu çatışmaya veya ilişki biçimine hem İslami zeminde ulusal haklar bağlamında hem de reel-politik hesaplar üzerinden ülke için gerçekte neyin iyi olduğuna dair eleştirel bakılabilir.

 

Bu eleştiriler her platformda dile getirilebilir, getirilmelidir de. Ancak doğruyla yanlışı birbirine karıştırmamak ve amacı sonuç almak değil aziz İslam Dini’ni hedef almak olan hainlere fırsat vermemek gerekir.

 

Bu çerçevede hem rejime hem de SDG yönetimine yönelik ciddi eleştirilerimiz vardır:

 

• SDG’nin sahada karşılığı olmayan maksimalist taleplerle süreci uzatması, masada evet dediği ve altına imza attığı anlaşmalara sahada direnmesi ve böylece kamuoyuna samimiyetsiz bir muhatap görüntüsü vermesi yanlıştır.

 

• Kendi kontrolündeki bölgelerde muhalif Kürtlere karşı süreç boyunca uyguladığı baskıcı ve faşizan politikalar affedilebilir değildir.

 

• Kürtlerin gerçek talepleriyle ilgisi olmayan; laiklik, sekülerizm, ideolojileştirilmiş feminizm üzerinden aile kurumuna düşmanlık, toplumsal cinsiyet gibi Batı merkezli ve kültürümüze yabancı kavramların dayatılması Kürt halkında karşılık bulmamıştır.

 

• Arap nüfusun yoğun olduğu bölgeleri de kapsayacak şekilde özerk yönetim talep etmeleri ise baştan sona yanlış bir strateji olmuştur ki bugün karşı karşıya kalınan durumun temel sebeplerinden biri de budur.

 

Rejim tarafına gelince;

 

• Gerek HTŞ bünyesinde yer alan gerekse de HTŞ ile müttefik olan bazı gruplarda İŞİD-DAEŞ zihniyetli insanların Alevi, Nusayri ve Dürzi topluluklara yönelik ayrımcı uygulamaları ile sahada İsrail'in açık kışkırtmalarına karşı yeterince mücadele edilememiş ve bu da rejime olan güvene ciddi zarar vermiştir.

 

• Ülkenin adının “Arap Cumhuriyeti” olarak belirlenmesiyle başlayan yanlışlar, Kürt halkının hak ve hukukunun SDG’ye endekslenmesiyle derinleşmiştir.

 

Oysa yapılması gereken şey baştan beri bellidir:

 

İslam’a göre etnik kimliğin, dilin, kültürün ve aynı ülkede yaşayan farklı hakların birbiri ile hukukunun ne olması gerektiğine dair ilkeler zaten nettir, açıktır.

 

Kürtlerin hakları, İslami, insani ve uluslararası hukuk çerçevesinde; ortak akıl doğrultusunda hiçbir tereddüde mahal bırakmadan teslim edilmelidir. Bu hakların teslimi, muhatabın kim olduğuna ya da ne kadar güçlü olduğuna bağlı olmamalıdır.

 

SDG veya PKK’nin ülkenin resmi silahlı unsurları ile entegrasyonu, silah bırakma, genel af veya dağdan inenlerle ilgili topluma kazandırma ve rehabilitasyon gibi süreçler, diğer güvenlik meseleleri gibi konular ayrıca ele alınabilir. Ancak Kürtlerin bir halk olarak sahip olduğu temel hakların teslimi bambaşka bir meseledir. Bu haklar geciktirildikçe ve belirli örgütlere endekslendikçe sorun içinden çıkılmaz bir hâl almaktadır.

 

Sonuç

 

İsrail ve Amerika’ya bel bağlayan, özellikle İsrail’in Suriye’yi bölme ve istikrarsızlaştırma planlarında bir aktör olmayı gelecekleri için bir fırsat gibi gören yapıların, bugün yaşanılanlardan ders çıkarması gerekir.

 

Eğer hiçbir değere inanmayan, hiçbir ahlaki normla kendini bağlı görmeyen, kendilerini üstün ırk olarak tanımlamaktan ve bunu tüm dünyaya böyle duyurmaktan çekinmeyen bir zalimle, bir soykırımcıyla kendi çıkarınız uğruna iş birliği yapıyor ve onun size sağlayacağı ortama-zemine bel bağlıyorsanız; o zalimin aritmetik çıkar hesapları ile hareket ettiğini, sizi de günü geldiğinde gözünü kırpmadan orta yerde bırakabileceğini hesap etmeniz gerekir.

 

Tarih, bu tür ihanetlerin nasıl sonuçlandığına dair sayısız örnekle doludur.

 

Bu mesele yüz yıllık bir meseledir. Çözümü; akıl, ufuk, ahlak, cesaret ve derin bir siyasal bilinç gerektirir. Geçici çıkarlarla değil, adalet ve hikmetle hareket edilmediği sürece bu coğrafyada kalıcı bir barış mümkün olmayacaktır.

 

İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı konusunda söyledikleri hoşuna gider; kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Oysa o, düşmanların en azılısıdr. Ellerine güç geçirip (iş başına gelince) yeryüzünde bozgunculuk yapar, ekini ve nesli yok eder. Allah bozgunculuğu sevmez.” Bakara, 204-205

 

Özet
:
Enfal Operasyonu’nun, yalnızca adında Kur’ânî bir kavram geçtiği için İslam’la ve Müslümanlarla ilişkilendirilmesi; tarihsel hakikati çarpıtan, toplumsal yaraları derinleştiren ve sağlıklı bir yüzleşmenin önünü tıkayan sorunlu bir yaklaşımdır. Saddam Hüseyin rejiminin Kürt halkına karşı işlediği bu büyük suç ne İslam’ın ne de Müslüman toplumların eseri olarak görülebilir.
Resim
Türkçe
X