Filistin ve Mecsid-i Aksa Kürt’ün neyine (mi)?

 

 

 

Naci Hanpolat

07.06.2024

 

Kürt meselesine duyarlı değişik fikir ve eğilimlerde olan irili ufaklı kişi ve grupların özelde 7 Ekim sonrası yaşanan İsrail vahşeti  ve genelde İSRAİL-FİLİSTİN meselesindeki duruşla ilgili tutum ve tavırlarının üzerinde durmakta fayda var. Genelde Kürt halkının ve özelde Kürt meselesine duyarlı kesimlerin, kendileri de yıllarca farklı coğrafyalarda değişik şekil ve boyutlarda etnik bir zulmün muhatabı oldular ve Kürt coğrafyası da bu manada uzun süren çatışmalı süreçlerin hem yorgunu hem de mağduru olduğu için dünyanın diğer ezilen halkları gibi tereddütsüz Filistin halkının ve onun davasını güdenlerin yanında olmaları beklenir.

Sahaya baktığımızda Kürt halkı nezdinde Kürtlerin yaşadığı tüm coğrafyalarda İsrail’in sistematik zulmüne karşı her zaman çok duyarlı bir psikolojinin hâkim olduğunu yapılan protesto ve eylemlerden görmek mümkün. Kürt parti ve hareketlerinin tutumlarına gelince burada yer yer ikircikli ve ortada durmayı hatta bazen ilgisiz kalmayı salık veren bir eğilim görüyoruz. Etkili hareketler ki bunlar başta Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ve orda etkin partiler açısından bakıldığında onların da genel duruşlarının Filistin taraftarı bir duruş olduğunu, sadece geçmişte Yaser Arafat’ın Saddam’a verdiği destekten dolayı FKÖ’ye karşı mesafeli durdukları ve bu mesafeli duruştan kaynaklı açıktan bir desteği çok dillendirmediklerini görüyoruz. İsrail, Irak’taki Kürt ayaklanmasına başından beri malum sebeplerle hep ilgi duydu ve devamında oluşan IKBY ile de iyi ilişkiler geliştirmeye dikkat etti.

Diğer bölge devletlerinin İsrail’le var olan gizli açık siyasi ekonomik ilişkilerine benzer bir ilişki biçimini IKBY’de uyguladı ama bu ilişki zemini üzerinden bölge devletlerine İsrail lehine bir düşmanlık geliştirmediler ve İsrail’in düşmanlarına zarar verebileceği bir atlama tahtası haline gelmediler. Gerek Mesut Barzani gerekse de Talabani ailesi ve partilerin üst yönetimlerinin bu manada tutumlarının en az diğer Arap devletleri kadar Filistin yanlısı olduğunu değerlendiriyoruz. Bunda özellikle Barzani’nin geleneksel milliyetçi muhafazakâr duruşunun etkili olduğuna inanıyoruz.

PKK ve türevleri açısından durum biraz değişiklik gösteriyor, PKK merkez kadrolar biraz da kuruluş felsefesi ve genel Ortadoğu konumlanması gereği de olsa en azından söylem düzeyinde Filistin’e yakın bir tavır koyarken Rojava bölgesinde PYD/YPG ise İsrail’e yakın duruyor. Ayrıca Türkiye’de Kürt meselesine duyarlı PKK dışında ve genel olarak yurtsever diye tabir edebileceğimiz kesimler de “bu çatışmada taraf olunmaması gerektiği, Filistin meselesinin bizi ilgilendirmediği, Kudüs’ün Kürtler için bir anlamı olmadığı, Kürtlerin Kudüs’ü olan Kerkük veya Diyarbakır’ın da zaten işgal altında oldukları, Kudüs için veya Filistin için ağlayacağımıza kendi durumumuza ağlamamız gerektiği” gibi argümanlar ileri sürerek Kürtlere tarafsız olmalarını salık veriyorlar, Filistin meselesine destek olan Kürtleri de en hafif tabiri ile saflıkla itham ediyorlar.

Bu ithamları yapanlardan özünde samimi olup yaşanmış mağduriyetlerden dolayı bir küskünlük ve tepki psikolojisi ile hareket edenler olduğu gibi art niyetli ve Kürtlerin yaşadığı zulümler üzerinden bir söylem geliştirip halkın inancına savaş açmış ve bu halkı Batı dünyası ve ideolojilerinin kuyruğuna takma mücadelesi veren objektif-sübjektif-paralı veya gönüllü ajanlar da var ve bu iyiniyetli olanlar ile kötü niyetli olanlar çok iç içe ve çoğunlukla bir arada olduklarından birbirini etkileyip hadiseyi menfi yönde köpürtüyorlar.

 

Türkiye’de açıkça Kürtlere İsrail’le ilişkiyi tavsiye eden ilk kişi sanırım İsmail Beşikçi oldu, Kürtlerin Ortadoğu’da kendilerine en uygun müttefik olarak İsrail’e bakmaları gerektiğini ve İsrail ile Kürtlerin düşmanlarının aynı devletler olduğunu savunuyordu. Olaylara bu laik-pozitivist-materyalist gözle bakıldığında; evet ABD ve İsrail size bir dost olarak görünebilir ve Kudüs’ün sizin için bir anlamı olmayabilir. Bu bakış açısının bahse konu Kürtler arasında zamanla bir etki yarattığını söyleyebiliriz.

Böylesi bir ortamın var olduğu bir bölge gerçekliğinde herhâlde İsrail’in de boş durmasını bekleyemeyiz. Onlar da zaten yüzyılları aşan planlarının olduğu bu bölgede bir şekilde yakın veya uzak düşman oldukları devletlerin her birinin böyle yıllarca uğraşmak zorunda olacakları bir sorunu değerlendirmeyeceğini düşünemeyiz ki onlar da her etkin Kürt grubuna yanaşıp açık gizli faaliyetlerle kendi ajandaları yönünde onları kanalize etmeye çalıştılar. Kimi gruplarla bunu açık kimlikleri ile, kimilerine ise kendilerini gizleyerek yanaştılar.

 

Burada bu tavrı kışkırtan bir karşı psikolojinin etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor. Kürtlerin de diğer kardeş bölge halkları gibi bulundukları ülkelerde eşit siyasi ve kültürel haklara sahip olmalarını savunanlara veya Kürtlerin yaşadıkları mağduriyetlerin sonunda kendi kaderlerini tayin edebilmelerini savunup bunun kavgasını verenlere karşı olası bir özgürlük ortamının veya bir Kürt statüsü meydana getirme ihtimali olan bir çabanın ikinci bir İsrail’in oluşturulması anlamına geleceği ve bunun üzerinden Batı’nın İslam ülkelerini bölüp parçalayacağı korkusu üzerine bina edilmiş bir travma , bir korku var ve bu korku/travma Kürt sorunu ile ilgili her türlü siyasi, kültürel, insani çözüm önerilerine karşı bir menfi duruşu tetikliyor ve bu duruş dolayısıyla da haklı ve insani her talep “ülkelerimizi parçalamaya götürür” korkusu ile mahkum ediliyor.

Bir taraf bölünme parçalanma korkusu ile Kürtlere eşit yurttaşlık imkanlarını sunmaktan geri dururken buna karşılık bu yaşanan mağduriyetin telafisi için mücadele eden güçler de ilgili devlete karşı mücadelelerinde kendilerine yanaşan Batı Dünyası’nın bölge ile ilgili ajandasının bir aracı haline geliyorlar. İlgili gruplar genellikle laik temelli gruplar oldukları için de bu yaşanan mağduriyetler kullanılarak ve bu mağduriyetin sorumlularının İslam ülkeleri olmalarından hareketle okları İslam’a yöneltip Kürt halkı üzerinde İslamsızlaştırma diye tabir edebileceğimiz büyük bir sosyal mühendislik faaliyeti yürütüyorlar.

 

Kürt siyasi hareketleri içinde genelde hâkim ideoloji materyalist-pozitivist yaşam felsefesine dayanan ideolojiler oldu. Sosyalist, Marksist-Leninist-Stalinist veya Laik-Liberal birçok yapı 20.Yüzyıl başında diğer İslam toplumlarına dayatılan deli gömleğini Kürtlere de giydirmek adına bir “geç dönem aydınlanması” yaşadılar ve toplumu bu yönde kanalize etmeye çalıştılar. Materyalist- Pozitivist bir bakışla coğrafyayı ve dost-düşman tanımlamalarını değerlendirecek olursanız, Kürtlerin sorunlu oldukları ülkeler şöyle veya böyle İslam ülkeleri olarak anıldıkları için İslam dini Kürt ezilmişliğinin ve sömürülmüşlüğünün adeta bir sacayağı haline getirilmek istendi ve kadrolar bu doğrultuda eğitilip Kürtler içinde bir İslamsızlaşma furyası yaratılmaya çalışıldı.

Batı’nın bu Kürt gruplarına verdiği desteğin arkasında yatan ana belirleyici faktör de bu Kürtleri İslam’dan uzaklaştırma projesi oldu. Bu sosyal mühendislik faaliyeti özellikle İran, Türkiye ve Suriye Kürtleri üzerinde çok yoğun bir şekilde uygulanıyor. İran’da IKDP ve PKK uzantısı güçler, Türkiye’de PKK ve türevi oluşumlar ve Suriye’de PYD ve yan oluşumlar üzerinden çok yoğun bir çaba yürütülüyor. Bu projenin bugün en büyük uygulama alanı özellikle Rojava diye tabir edilen Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesidir. Bu bölgede yıllarca PKK eliyle yürütülen ideolojik çalışmalar savaş sonrasında daha nitelikli bir hal alarak Batı’nın tüm ağırlığı ile çöktüğü bir laboratuvar haline getirildi ve ciddi bir misyonerlik çalışmasının alanı yapıldı. Âdeta İslam, Daeş-İşid ile özdeşleştirilip Kürt halkı özelde Daeş ama genelde İslam’a karşı tepkisel bir hale getirilmeye çalışıldı.

Gariptir ki Daeş’in kendisinin bir ABD Kamu diplomasi ürünü olduğunu bizzat ABD başkanı dile getirdi ki Daeş’in dayandığı Selefi-Vehhabi fikrin de 19.Yüzyıl sonlarından bugüne serencamına bakılacak olursa orda da enteresan sosyal laboratuvar ürünü fikir paketleri ile karşılaşma ihtimalimiz büyük. Bu sosyal mühendislik çabalarında başrolde hep ABD var, onun yedeğinde de İngiltere, Fransa ve Almanya. Bu devletlerin her birinin hem kendi ajandaları var hem de ortak bir ajandaları var. Bunlar Kürtlerin maruz kaldıkları haksızlıklar üzerinden oluşan Kürt tepkisini hem bölge ülkeleri ve halklarıyla ayrışma hem de ideoloji olarak da İslam’dan uzaklaştırma amaçlı kullanıyorlar.

ABD ve Avrupa’nın değişik ülkelerinden gönüllü savaşçılar diye gelip PYD saflarında savaşan yüzlerce ajan, devasa medya ordularının Ortadoğu’da laik ve modern bir Kürt hareketi diye bolca allayıp süsleyip dergilere kapak yaptıkları kadın savaşçılar, ABD’li subaylarla verilen fotoğraflar ve ABD ile Avrupa’nın açık desteği kurulan tezgâhın boyutunun büyük olduğunu gösteriyor.

 

Batı dünyasının bu tür kişi ve yapılara gösterdiği yakınlık gerçekte onlara duydukları bir sevgiden değil bilakis onlar üzerinden bölgede yaratabilecekleri olası kaos ihtimallerinden azami yararlanmak içindir. Hoş onlar istediği kadar İslam’ı reddetseler, müntesiplerine istedikleri kadar İslam’ı kötülemeye çalışsalar, bu uğurda kitaplar yazıp düşüncel ve eylemsel planda mücadele de etseler ABD ve İsrail nezdinde hiçbir zaman gerçek bir müttefik olarak görülmeyecekler ve günü geldiğinde Bosnalıların başına gelen onların da başına gelecektir.

Danimarka ve İsveç’te Kur’an-ı Kerim’i yakan Selwan Momika isimli kişinin Hristiyan da olsa ateist de olsa eninde sonunda ortada kalacağı gibi Batılılar bu toprakların insanını ne kadar onlara benzemeye çalışsalar da asla kendilerinden kabul etmeyecek ve muhakkak bir gün arkalarını dönüp kendi başlarına bırakacaklardır. Çünkü İsrail ve arkasında duran ABD’ye tahakküm eden gücün zihin dünyasında çok farklı kodlar var ve bu kodlara göre uygulamaya konulmuş asırları aşan bir plan var, bu planda tüm Müslüman ve vicdan sahibi Dünya halkları aralarındaki farklılıklara bakılmaksızın birer hedef durumundalar ve muhakkak zayıflatılıp birbirine düşürülmeleri ve küçültülüp paramparça bir hale getirilmeleri gerekiyor.

Bunlar olur da Irak’taki Kürdistan bağımsız olursa yeni kurulacak başka bir Kürdistan daha planlarlar ki iki Kürdistan’ın biri diğerine düşman olsun (IKBY/ENKS ile PYD’nin Rojava gerilimi) hatta sırası geldiğinde samimi Hristiyan dünyası için bile aynı sonu arzuluyorlar çünkü bu emperyal karanlık güç sahipleri, yeryüzünü bir fesat yuvasına çevirmeyi kendilerine hedef olarak belirlemiş bir ideolojiye sahipler ve ellerinde bunu gerçekleştirmek için çok imkanlar var.

 

Bölgede yoğun Kürt nüfusuna sahip başta Türkiye olmak üzere İran ve Suriye’nin de İslami ve insani bağlamda kendi topraklarında yaşayan Kürt halkına eşit yurttaşlık temelinde yaklaşmaları ve bu yönde yasal ve anayasal adımları atmaları uzun vadede hem kendileri hem de bölge güvenliği açısından olası tüm istismar kapılarını kapayacak büyük bir adım olacaktır.

Burada her ülke özelinde farklı çözümler gelişebilir, detaya girmeye gerek yok ama adil insani bir çözüm bölünmeyi değil bilakis bütünleşmeyi ve birlikte büyümeyi beraberinde getirecektir.

 

İslami duyarlılığa sahip ve Kürt sorununda hassas kimi çevrelerin Filistin -İsrail çatışmasında tarafsız olunması gerektiğine ilişkin düşünceleri genellikle yaşanan yoğun duygusal kopuşun beraberinde getirdiği bir tür “imama kızıp camiye küsme hali” gibi görünüyor. Kürtlerin yaşadığı mağduriyetlerin ve eşit hak taleplerine karşı muhataplarınca uğradıkları irili ufaklı baskıların karşısında doğruyu hakkı savunmaya devam ederken küresel emperyalizmin bölge planlarına dikkat edip ilerde onulmaz acılar yaşanacak tutumlardan uzak durulması ve kendi halkının iyiliğini, refahını, özgürlüğünü isterken ümmet perspektifi içinde düşünüp ona göre konum alma gerekliliği kanımızca alınması gereken en doğru tavır olacaktır.

 

FİLİSTİN İSRAİL ÇATIŞMASI’NIN TEMELİ DİN ÇATIŞMASI MI?

 

Gerek ABD’li yöneticiler, siyasiler ve din adamları ve gerekse de dünyada mevcut tüm Siyonist-Evangelist yapılar, organizasyonlar ve bunların müesses nizamı olan İsrail’de tüm yetkili ağızlar, İsrail’in verdiği mücadelenin bir din mücadelesi olduğunu açıkça dile getirmekten çekinmiyorlar. Yer yer muharref Tevrat’tan ayetler okuyarak, çoğunlukla siyasi askeri yapılara dini tandanslı isim ve semboller vererek karşılarında olanları kendi dinlerinin düşmanları olarak görmekte ve ona göre konumlanmaktalar.

Bu çerçevede şu an yaşanan çatışmalar da bu değerlendirmelerimizin en güzel örneğini teşkil ediyor ki yazımızın başında olagelen tutumları kısaca özetlemiştik.

 

Kudüs ve Al-Aksa Mescidi hem Müslümanlar hem de diğer ilahi din mensupları için hiç şüphesiz özel bir yerdir. İslam’ın ilk dönemlerinden beri bu bölgeye hep özel bir ilgi gösterilmiş ve bölge tüm ilahi din mensupları tarafından hep elde tutulmak istenmiştir. Bundan dolayıdır ki hep el değiştirmiş ve kaybeden tekrar ele geçirmek için yüzyıllarca bitmek bilmeyen bir çaba göstermiştir.

Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın İslam’da taşıdığı öneme dair burada detaylara girecek değiliz ama merak edenler sadece İslam’da değil diğer ilahi dinlerdeki yeri ile ilgili çokça kaynak bulabilirler. Bu şehir, Müslümanların elinde olduğunda tüm dinlerin mensupları barış kardeşlik esenlik içinde yaşamışlar ve ne zaman ki Müslümanların elinden çıkmışsa orda kan gözyaşı eksik olmamıştır. Şu an İsrail’de yaşayan Yahudilerin çoğu da aslında bu planın bir mahkûmu ve mağdurudurlar.

Her biri dünyanın başka bölgelerinde daha rahat ve huzurlu bir yaşam sürdürebilecekken bir şekilde gönüllü veya zorunlu olarak İsrail’de yaşamak durumunda bırakılıyorlar. David Ben Gurion’un Yahudilerin Filistin’e göçü ile ilgili şu sözü meşhurdur: “Eğer bana Avrupa’da yaşayan tüm Yahudilerin tek bir kayıp vermeden Londra’ya gidebilecekleri söylense, ben halkın yarısının kaybı pahasına Filistin’e göçü tercih ederdim”

 

Filistin’e göç ve İsrail’in kuruluşu çok büyük bir operasyondur ve bu operasyon henüz bitmemiştir. Adım adım yürütülen, bazen bir adım geri de kalsa peşinden iki adım ileriye giden yılmaz bir mücadele yürütülüyor ve bu mücadele küresel bir kötülük imparatorluğu tarafından yönetilip yönlendiriliyor.

 

Konuyu çok uzatmamak adına kısaca toparlayacak olursak; hangi etnik kökenden gelirse gelsin her Müslüman bir yandan kendi yerel lokal mücadelesini verirken Müslümanların ortak sorunları konusunda da duyarlı olmalı ve ümmet perspektifi çizgisinden şaşmamalıdır. Kâbe ve Mescid-i Aksa hiç şüphesiz iki yeri doldurulamaz değerimizdir ve tüm Müslümanlar için anlamlı ve önemlidir.

Diyarbakır Ulu Cami, Şam Emevî Cami, Ayasofya veya Sultanahmet veya İslam beldelerindeki diğer değerli mescidler de muhakkak önemlidir ama bunların taşıdığı önem ile Kâbe ve Mescid-i Aksa kıyaslanamaz, Kâbe ve Mescid-i Aksa birer semboldürler, Müslümanların bağımsızlığının özgürlüğünün egemenliğinin birer şiarıdırlar ve yeryüzünün neresinde olursa olsun her Müslüman ve her özgür vicdanlı insan elinden geldiğince Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın özgürlüğü için çaba sarfetmelidir.

Kudüs’ün özgürlüğü, esaret altındaki tüm mazlum milletlerin özgürlüğünün anahtarıdır. Bu aynı zamanda özgür insanın, özgür ve adil bir Dünya’nın da gereğidir ki İngilizlerin Ortadoğu diye tabir ettiği bölgemizde yüzyıldan uzun bir zamandır süren acıların, çelişkilerin, savaşların sonu gelsin, bölge huzura sükuna kavuşsun.

 

Vesselam…

 

 

 

 

Özet
:
Kürt meselesine duyarlı değişik fikir ve eğilimlerde olan irili ufaklı kişi ve grupların özelde 7 Ekim sonrası yaşanan İsrail vahşeti ve genelde İSRAİL-FİLİSTİN meselesindeki duruşla ilgili tutum ve tavırlarının üzerinde durmakta fayda var
Resim
Türkçe
X