Gazze Mitingleri, Sivil Toplum ve Siyaset Arasındaki İnce Çizgi
Gazze Mitingleri, Sivil Toplum ve Siyaset Arasındaki İnce Çizgi
Naci HANPOLAT - 01.01.2026
Galata Köprüsü’nde düzenlenen Gazze mitingi vesilesiyle bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum. Öncelikle şunu teslim etmek gerekir: Bu tür mitingler son derece kıymetlidir. “Bu tür eylemler Filistin’e ne kazandırıyor?” şeklindeki eleştirilerin aksine, bu mitingler hem toplumsal duyarlılığı canlı tutmak hem sesimizi dünyaya duyurmak hem de Gazze’deki mazlumlara umut ve moral vermek açısından çok önemli bir işleve sahiptir.
Kendinizi Gazze’de bir çadırda yaşayan bir sivil ya da bir tünelde mahsur kalmış bir direnişçi yerine koyun. İstanbul’da yüz binlerce insanın sizin için bir araya geldiğini duymak ve görmek, her hâlükârda moral verici, insanı ayakta tutan bir duygudur. Bu anlamda mitingler kesinlikle gereklidir; tertip eden, katılan ve imkân sağlayan herkesin ortaya koyduğu çaba değerlidir.
Ancak burada özellikle üzerinde durulması gereken ve sağlıklı bulmadığım bir husus vardır: Bu tür sivil tepki eylemlerinde iktidarın ve siyasi kimliğin belirgin biçimde ön plana çıkması.
Hükümet, doğruları ve yanlışlarıyla ülkeyi yönetirken ister istemez toplumun farklı kesimleri tarafından eleştirilir. Zaten hiçbir hükümetin her konuda kusursuz olduğu iddia edilemez. Dolayısıyla Gazze ve Filistin gibi toplumun neredeyse tamamını ilgilendiren bir meselede, belirli bir siyasi partinin ya da iktidar kimliğinin eyleme hâkim bir renk hâline gelmesi hem davaya hem de ilgili siyasi yapıya orta ve uzun vadede zarar verir.
Bu durum yalnızca iç kamuoyu açısından değil, dış kamuoyu açısından da sorunludur. İktidarın rengi baskın olduğunda, uluslararası alanda bu tepkilerin ne ölçüde sahici ve toplumsal olduğu sorgulanabilir. Oysa hükümetten bağımsız, hatta yer yer daha sert ve daha muhalif sivil tepkiler, hükümetin uluslararası muhatapları karşısında “kendi halkından gelen baskıyı yansıtma” imkânını güçlendirir.
Bu nedenle hükümetin, siyasi kimlik olarak bu tür sivil toplum eylemlerinden bilinçli biçimde uzak durması gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar söz konusu miting resmî olarak bir parti organizasyonu olmasa da Cumhurbaşkanı’nın oğlunun ana konuşmacı olması, neredeyse tüm bakanların katılım göstermesi ve hükümete yönelik eleştirilere miting alanında cevap verilmesi, bu etkinliğin sivil niteliğine gölge düşürmüştür. Açıkçası bu tablo, bir Gazze ve Filistin eylemine yakışmamıştır.
Sivil Toplum, Din ve Siyaset İlişkisi
Sivil toplumun zenginliği, bir ülkede sivil toplumun ne kadar yaygın, çeşitli ve örgütlü olduğuyla doğrudan ilişkilidir. Toplumun farklı kesimlerinin; sınıfsal, coğrafi, mesleki ya da kimlik temelli olarak sivil toplum yapıları içinde örgütlenebilmesi, bir ülkenin toplam toplumsal verimliliği açısından son derece büyük bir anlam taşır. Böyle bir toplum hem hareketli hem dingin hem üretken hem de kendi içinde toplumsal barışı tesis edebilen bir yapıya kavuşur.
Farklı fikirlerin birbiriyle temas etmesi, tartışması ve etkileşimi sayesinde ortak akıl ortaya çıkar. Eskilerin deyimiyle “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” sözü, bu durumu en veciz biçimde anlatır.
Türkiye’de geçmişte önemli sivil toplum tecrübeleri yaşanmıştır. Ancak ne yazık ki İslami sivil toplum yapıları ve cemaatler, tarihsel olarak devletle ve iktidarla aralarındaki mesafeyi sağlıklı biçimde koruyamamışlardır. Bunun en çarpıcı örneği, uzun yıllar boyunca neredeyse her iktidarla temas ve yakınlık kurmayı tercih eden FETÖ yapılanmasıdır. Bu yapı, AK Parti hükümetleriyle 2012 sonrasında yaşadığı çatışmaya kadar, devletle kurduğu ilişki biçimini sistematik bir strateji hâline getirmiştir.
Bugün de benzer bir yaklaşımın, farklı cemaat ve dini yapılar tarafından çeşitli biçimlerde sürdürüldüğünü görmek mümkündür. Elbette burada kastedilen şey, sivil toplumun devletle ya da hükümetle kavga etmesi değildir. Ancak arada olması gereken mesafe, yapay ya da göstermelik değil; reel, sahici ve kurumsal bir mesafe olmalıdır.
Sivil toplumun kendi imkânlarıyla ayakta duran, kendi ekonomisini üretebilen, kendi kadrolarını yetiştiren ve kararlarını bağımsız biçimde alabilen bir yapıya sahip olması hayati önemdedir. Gerçek anlamda bağımsız bir sivil toplum, yalnızca kendisini oluşturan kişi ve yapılara değil, aynı zamanda devletin kendisine de büyük katkı sunar. Devleti dengeleyen, toplumu diri tutan, eleştiren ama yıpratmayan; gerektiğinde destekleyen ama körü körüne savunmayan bir sivil alan hem toplumsal barışın hem de sağlıklı bir siyasal düzenin en önemli teminatlarından biridir.
Türkiye’de dinin ve dini yapıların siyasal iktidarla fazlasıyla yakın görünmesi ise hem dine hem de siyasete zarar vermektedir. Bugün gençler arasında artan deizm ve ateizm eğilimlerini, bu iç içe geçmişlikten bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. İktidarın hataları, zorunlu siyasi tercihleri ve zikzakları, bu yapı üzerinden doğrudan dine fatura edilmektedir.
Hükümetin Gazze Konusundaki Samimiyeti ve Gerçekçilik Meselesi
Buraya kadar dile getirdiğim eleştiriler, hükümetin Gazze ve Filistin meselesinde kötü niyetli olduğu anlamına gelmemelidir. Aksine, ben şahsen başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere hükümetin bu konuda samimi olduğuna inanıyorum. Ellerinden gelenin fazlasını yapmaya çalıştıklarını ve daha fazlasını yapabilmek için de gayret ettiklerini düşünüyorum.
Ancak buna rağmen, yapamadıkları şeyler de vardır. Türkiye’nin NATO üyesi olması, devlet yapısında Kemalist sistemin hâlâ ana omurga olarak varlığını sürdürmesi ve ülke içi dengeler, hükümetin hareket alanını sınırlamaktadır. Bu mesele aynı zamanda bir güç meselesidir.
İsrail, tek başına hareket eden bir devlet değildir; arkasında Amerika Birleşik Devletleri ve büyük ölçüde Batı dünyası vardır. İsrail’in varlığını tehdit edecek ölçekte bir çatışma, kaçınılmaz olarak ABD’nin de dâhil olduğu ve çok büyük yıkımlara yol açabilecek bir savaşa dönüşür. Bugün hiçbir İslam ülkesi böyle bir savaşa hazır değildir. Kendini bu konuda öne atan İran dâhil, hiçbir İslam ülkesinin İsrail ve arkasındaki güçlerle cephede birebir savaşta galip gelebilecek bir pozisyonda olduğunu söylemek gerçekçi değildir.
Bu nedenle kamuoyunun, kanaat önderlerinin ve uzmanların; neyi kimden, hangi ölçüde beklediklerini iyi hesaplamaları gerekir. Elbette hükümetten talep edilmesi gereken, yapılabilir ve yönetilebilir pek çok haklı beklenti vardır. Ancak hükümetin, istemesine rağmen yapamayacağı; yaptığı takdirde ülkeyi çok daha büyük bedellerle karşı karşıya bırakacak talepler de mevcuttur. Bu tür beklentilerin “karşılanabilir” talepler gibi sunulmasının doğru olmadığı kanaatindeyim.
Netice itibarıyla Gazze meselesi, salt bir dış politika gündemi olmanın ötesinde; Türkiye’nin sivil toplum dinamiklerini, din-siyaset dengesini ve toplumsal vicdanını tartıya çıkaran çok katmanlı bir varoluş sınavıdır. Bu sınavdan alnının akıyla çıkmak, Kudüs-ü Şerif başta olmak üzere tüm İslam coğrafyasının tam bağımsızlık, hürriyet ve kudretle yeniden ihyasının asıl anahtarı olacaktır.
