Hasımla Değil, Birbirimizle Savaşmak: Orta Doğu’da "Öğrenilmiş Çaresizlik" ve Bölgesel Savaş
Hasımla Değil, Birbirimizle Savaşmak: Orta Doğu’da "Öğrenilmiş Çaresizlik" ve Bölgesel Savaş
Naci HANPOLAT – 27.03.2026
Orta Doğu, tarihin en asimetrik ve stratejik açıdan karmaşık dönemlerinden birinden geçiyor. İsrail’in Gazze ile başlayan ve Lübnan üzerinden İran ile doğrudan bir hesaplaşmaya evrilen askeri hamleleri, sadece bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda Arap ve İslam dünyasında derin bir "psikolojik ve sosyolojik kırılma" yaratmış durumda.
Londra merkezli London Global Strategy Institute’ün direktörü olan ve Stratejik analizler, Orta Doğu siyaseti, uluslararası ilişkiler ve Arap dünyası üzerine yorumlar yazan Mamoun Fandy, Arap dünyasının bu süreçteki pasifliğini ve kendi içindeki söz düellolarını dört temel teoriyle izah ederek, bölgenin neden kendi kaderini tayin edemeyen, başkalarının stratejik laboratuvarına dönüşmüş bir coğrafya olduğunu ifşa ediyor.
1. Psikolojik Siper: Gerçek Düşmandan "Güvenli" Hedefe Kaçış
İsrail ve ABD’nin İran’ın stratejik tesislerine yönelik saldırıları veya bölgedeki askeri tahakkümü karşısında, Bölge devletleri kronik bir irade ve kapasite felci yaşamaktadır. Mamoun Fandy, burada Freud’un "Yer Değiştirme" (Displacement) teorisini devreye sokar.
İsrail gibi "yenilmesi imkânsız görünen" ve teknolojik olarak üstün bir güce (Dikey Düşman) öfke kusmak risklidir. Bu nedenle enerji, daha zayıf veya ideolojik olarak "ötekileştirilmiş" unsurlara yönlendirilir.
Bugün Körfez medyasında İran’ın veya Direniş Ekseni’nin eleştirilmesinin temelinde, İsrail’e karşı duyulan ancak ifade edilemeyen o devasa acziyetin yarattığı öfkenin "daha kolay bir hedefe" yöneltilmesi yatar.
2. Sosyolojik Bir Araç Olarak "Günah Keçisi" ve Kolektif Körlük
Makalede vurgulanan ikinci kritik nokta, "Günah Keçisi" mekanizmasıdır. ABD ve İsrail’in bölge haritasını kanla yeniden çizme girişimleri karşısında stratejik bir felç yaşayan elitler, sadece sorumluluktan kaçmıyor; aynı zamanda kendi sonlarını hazırlayan bu çöküşü trajik bir özgüvenle yönetiyorlar.
Bu elit kesim, bindiği dalı kestiğinin farkında olmayan bir yanılsama içindedir. Çöküşü engelleyememenin verdiği suçluluk duygusunu bastırmak için şu söylemleri bir kalkan olarak kullanırlar:
"İran müdahale etmeseydi bu savaş kapımıza dayanmazdı."
"Direniş gruplarının maceracı tavrı olmasa konforumuz bozulmazdı."
Bu söylemler, aslında statükonun tabutuna çakılan son çivilerdir. Kendi celladına aşık bir mahkum edasıyla, dışarıdaki yangını söndürmek yerine, içeride yangını haber vereni suçlamayı tercih ederler.
Bu tutum, mağlup tarafa sahte bir "kontrol hissi" ve geçici bir konfor alanı sağlasa da; günün sonunda o "Günah Keçisi" kurban edildiğinde, sıranın kendilerine geleceği gerçeğini değiştirmez. Bu, stratejik bir savunma değil; yok oluşun sosyolojik bir makyajıdır.
3. Kimliksel Çözülme: "Biz"den "Onlar"a
Mamoun Fandy,, kriz anlarında büyük kimliklerin (Arapçılık veya İslam) yerini alt kimliklere (Şii-Sünni, Fars-Arap, Türk-Kürt) bıraktığını belirtir. Sosyal Kimlik Teorisi’ne göre, ortak bir vizyonun (Pan-İslamizm veya bölgesel iş birliği) yokluğunda, toplumlarda atomize olma süreci başlar.
ABD-İsrail-İran üçgenindeki gerilimde, Arap dünyasının bir blok olarak hareket edememesinin sebebi budur. "Biz" kavramı parçalanmış; yerini Lübnan’daki yıkımı uzaktan izleyen bir Körfez veya Gazze’deki dramı ideolojik bir yük olarak gören elitler almıştır. Bu "Yatay Çatışma", dış müdahalecilerin en büyük kozudur.
4. Güç Dengesi ve "Maliyetsiz Milliyetçilik"
Siyaset bilimci Kenneth Waltz’ın güç dengesi kuramına atıf yapan yazar, sahadaki askeri uçurumun "Dikey Çatışma"yı (İsrail’e doğrudan karşı duruşu) imkânsız kıldığını savunur. Bu durumda siyaset ve medya, "maliyeti olmayan sloganlar" üretmeye başlar.
Akademisyenler ve gazeteciler, halkın "Neden ordularımız sınırlarda bekliyor?" veya "Ortak savunma anlaşmaları nerede?" sorularını sormasını engellemek için çatışmayı yatay düzleme çekerler. Yani meseleyi bir varoluşsal savunma savaşı olmaktan çıkarıp, bir "eksenler arası rekabet" anlatısına indirgerler.
Kültürel Hegemonya ve Öğrenilmiş Çaresizlik
Makalenin sonunda Gramsci’ye yapılan atıf, aslında meselenin sadece askeri değil, zihinsel bir işgal olduğunu hatırlatır. Medya ve dijital platformlar üzerinden inşa edilen bu yeni bilinç, düşmanın kim olduğu gerçeğini bulanıklaştırır.
Sonuç olarak ortaya çıkan "Öğrenilmiş Çaresizlik", bölgeyi sürekli bir iç enerji boşalmasına (iç çatışmaya) mahkûm eder.
Dikey bir direniş gösteremeyen toplumlar, birbirlerini yiyerek tükenen "yatay bir savaşın" kurbanları haline gelirler. Bugün ekranlarda gördüğümüz o gürültülü ama etkisiz tartışmalar, aslında bu yapısal acziyetin yankısından başka bir şey değildir.
Bu noktada mesele yalnızca bir tespit yapmak değil; bu yapısal acziyetin nasıl aşılabileceğine dair somut bir çerçeve ortaya koymaktır. Aksi takdirde analiz, kendi başına bir teşhir metni olmaktan öteye geçemez.
Fandy'nin ortaya koyduğu "yatay çatışma" tuzağından kurtulmak, sadece bir söylem değişikliği değil, yapısal bir "Dikey Tahkimat" stratejisi gerektirir. İslam dünyasının, özellikle Körfez-İran-Türkiye aksında İsrail ve ABD’nin bölgesel dizayn projelerine karşı koyabilmesi için "Öğrenilmiş Çaresizlik"ten "Örgütlü Direnç"e geçişi sağlayacak somut ön adımları içeren bir vizyon belgesi ortaya konulmalıdır.
Stratejik Çıkış: "Yatay Tıkanıklık"tan "Dikey Tahkimat"a Geçiş Reçetesi
Fandy'nin teşhis ettiği gibi, bugün enerji içe doğru (yatay) harcanmaktadır. Bu enerjiyi dışa ve asıl tehdide (dikey) yönlendirmek için "İslam Ortak Gücü" gibi yapılar teknik bir hazırlık gerektirir. Ancak bu adımların önündeki en büyük engel, bölge devletlerinin kronikleşmiş "Egemenlik Devri" korkusudur. Kendi güvenliğini ortak bir üst yapıya emanet etmedeki bu çekince, aslında "Öğrenilmiş Çaresizlik"in kurumsal ve bürokratik bir zırha bürünmüş halidir. Bu korku aşılmadan, kağıt üzerindeki ittifaklar birer temenniden öteye geçemez.
Bu bariyeri aşmak adına, "Yatay Çatışma" tuzağından kurtulmayı sağlayacak somut ön adımlar şu şekilde zenginleştirilebilir:
1. Enformasyon ve Bilinç Barajı (Kültürel Savunma)
Gramsci’nin "kültürel hegemonya" uyarısına karşı ilk adım, medya ve dijital platformlar üzerinden yürütülen yönlendirilmiş iç çatışma üretimini kırmak olmalıdır.
* Ön Adım: Bölge ülkeleri arasında "Siber ve Medya Saldırmazlık Paktı" imzalanmalıdır. Mezhepsel veya etnik kışkırtma yapan yayın organlarına karşı ortak bir denetim mekanizması kurulmalı; "ötekileştirme" dili yerine "ortak kader" dili inşa edilmelidir.
Bu yaklaşım, Antonio Gramsci’nin tarif ettiği kültürel hegemonya döngüsünü kırmayı hedefler.
2. Savunma Sanayii Entegrasyonu ve "Asimetrik Caydırıcılık"
Bu adım, Kenneth Waltz’un işaret ettiği güç asimetrisini dengelemeye yönelik yapısal bir müdahaledir.
* Ön Adım: "İslam Ortak Savunma Sanayii Fonu" oluşturulmalıdır. Türkiye’nin İHA/SİHA tecrübesi, İran’ın füze teknolojisi, Pakistan'ın nükleer teknolojiye sahipliği ve Körfez’in finansal gücü birleştirilerek; İsrail’in Niteliksel Askeri Üstünlüğünü (QME) dengeleyecek hatta onu geri bırakacak ortak projeler (Hava savunma sistemleri, uydu teknolojileri) hayata geçirilmelidir.
3. "Dikey Güvenlik Mimari": İslam Barış Gücü
Asıl büyük düşmanla karşılaşmadan önce, bölgenin başkalarının "oyun sahası" olmaktan çıkarılması gerekir.
* Ön Adım: Sudan’dan Yemen’e, Suriye’den Libya’ya kadar uzanan iç çatışma alanlarında Batılı müdahalesini dışlayan, Müslüman ülkelerin askerlerinden oluşan bir "Bölgesel Arabulucu Güç" kurulmalıdır. Bu güç, yatay çatışmaları sönümlendirerek enerjinin iç tüketimini engelleyecektir.
4. Ekonomik Zırh: Enerji ve Finans Bloğu
@Mamoun1234'ün bahsettiği "maliyetsiz milliyetçilik"ten kurtulmanın yolu, direnişi maliyetli olmaktan çıkarıp kazançlı hale getirmektir.
* Ön Adım: Enerji kaynaklarının (petrol ve gaz) bazen bir "kalkan" bazen de bir "silah" olarak kullanıldığı bir İslam Ortak Pazarı’na geçiş yapılmalıdır. Batı merkezli finans sistemine (SWIFT vb.) alternatif, bölge içi ticaret birimi teşvik edilerek dış baskılara karşı ekonomik bağışıklık kazanılmalıdır.
Sonuç: Kaçınılmaz Stratejik Yüzleşmeye Hazırlık
Kendi içimizdeki küçük kavgalar, aslında büyük fırtınaya karşı duyulan korkunun bir dışavurumudur. Eğer asıl büyük düşmanla (Bölgeyi parçalamak isteyen emperyal vizyon) bir gün karşı karşıya gelinecekse -ki bu kaçınılmaz bir gerçekliktir-, bu ancak psikolojik eşiğin aşılması (Korkunun yer değiştirmesi değil, yönetilmesi) ve yapısal entegrasyonun sağlanması ile mümkündür.
Zira tarih, devlerin cüssesine değil, sapanını doğru yere fırlatan Davutların ve balyozunu adaletsizliğin başına indiren Kawaların iradesine boyun eğmiştir.
İslam dünyası, celladın karşısında birbirini suçlamayı bırakıp, dikey bir direniş hattı kurmadığı sürece; tarih bu dönemi bir yenilgi olarak değil, yönetilen bir acziyetin kronolojisi olarak yazacaktır.
