“İran Neden Kaybediyor Gibi Görünüp Aslında Kazanıyor?”

 


 

 

 

 

Aşağıdaki analiz, savaşın sonucunu belirleyen şeyin sahadaki anlık askeri başarılar değil, uzun vadeli stratejik hedefler olduğunu savunuyor. İran, ağır kayıplara rağmen hayatta kalmayı ve rakiplerini yıpratmayı merkeze alan yaklaşımıyla, ABD ve İsrail karşısında beklenmedik bir avantaj elde ediyor olabilir. Yazının sahibi Narges Bajoghli ise İran’ın askeri ve siyasi davranış biçimlerini uzun yıllardır sahada inceleyen bir antropolog ve Johns Hopkins University School of Advanced International Studies bünyesinde Orta Doğu Çalışmaları alanında doçent olarak görev yapıyor. Bu yönüyle metin, yalnızca bir yorum değil, aynı zamanda İran’ın stratejik zihniyetine dair akademik bir perspektif sunuyor.

 

İran Neden Kaybediyor Gibi Görünüp Aslında Kazanıyor?”

 

Narges Bajoghli - 26.03.2026


Geleneksel savaş ölçütlerine bakıldığında, İran’ın ABD ve İsrail karşısında iyi durumda olmadığı söylenebilir. Rakipleri İran’daki kritik hedefleri vuruyor, komutanlarını öldürüyor ve askeri kapasitesini zayıflatıyor. Ancak bunlar, İran’ın bu savaşta bulunduğu konumu değerlendirmek için yanlış ölçütlerdir. Doğru ölçüt, İran’ın darbeleri ne kadar iyi absorbe ettiği bile değildir—ki bu konuda da fena değildir. Asıl belirleyici soru şudur: Savaş sona erdiğinde Tahran stratejik hedeflerine ulaşmış olacak mı? Ve bu açıdan bakıldığında, İran kazanıyor.

 

Bu sonuç tesadüfi değildir. Tahran bu savaşa neredeyse kırk yıldır hazırlanıyor. Bu hazırlık, devrim sonrası yeni yönetimin ilk büyük askeri sınavı olan ve 1980-1988 yılları arasında süren İran-Irak Savaşı ile başladı. Bugün İran, ABD ve İsrail’in hava savunma unsurlarını etkisizleştirmeyi başaran, Basra Körfezi’ndeki ABD üslerine ciddi zarar veren, ekonomik maliyetler yaratan ve ABD ile Körfez müttefikleri arasında çatlak oluşturan bir strateji uyguluyor. Başka bir deyişle İran yalnızca bombardımana dayanmakla kalmıyor; rakiplerine verdiği ekonomik ve siyasi zarar, stratejik düzeyde ona üstünlük sağlıyor.

 

Liderliğin Stratejik Eğitimi

 

İran’ın dini lideri Ali Hamaney, bu savaşta işe yarayan stratejik planlamanın başındaki isimdi. 28 Şubat’ta düzenlenen ABD-İsrail saldırılarında öldürülen Hamaney, 1989’da Humeyni’nin ölümünden sonra aslında en güçlü aday değildi. Dini otoritesi birçok rakibine göre sınırlıydı. Ancak İran-Irak Savaşı sırasında cumhurbaşkanlığı yapmış olması, ona dinî unvanlardan çok daha belirleyici bir siyasi ve stratejik tecrübe kazandırdı.

 

İran açısından Irak’la savaş, hiçbir zaman sadece iki ülke arasındaki bir çatışma olarak görülmedi. Tahran bunu, ABD, Sovyetler Birliği ve birçok Arap ülkesinin Saddam Hüseyin’i desteklediği bir vekalet savaşı olarak değerlendirdi. İran ise 1979 devriminden yeni çıkmış haliyle büyük ölçüde yalnızdı. Bu savaşın İranlı karar alıcılar üzerindeki en temel etkisi şuydu: İran egemenlik ve bağımsızlık iddiasını sürdürdükçe ABD’den sürekli ve koordineli baskı görecek, bu baskı her an savaşa dönüşebilecekti.

 

Asimetrik Savaş Doktrini

 

İran-Irak Savaşı aynı zamanda İran’a zorunluluktan doğan bir savaş tarzı kazandırdı: asimetrik savaş. 1979’dan itibaren ABD’nin uyguladığı ambargo nedeniyle İran konvansiyonel silahlara erişemiyordu. Buna karşılık Irak, Batı’dan ve Sovyetler’den destek alıyordu. Bu eşitsizlik karşısında İran doğaçlama yöntemler geliştirdi: mayın savaşları, düzensiz ama motivasyonu yüksek savaşçılar gibi.

 

Zamanla bu yöntemler sistemli bir doktrine dönüştü. Devrim Muhafızları, bu asimetrik caydırıcılık stratejisinin kurumsal merkezi haline geldi. Bu strateji; geniş bir askeri-endüstriyel altyapı kurmayı, devlet dışı müttefikler geliştirmeyi, sınır ötesi savunma hattı oluşturmayı ve doğrudan karşılık riskini azaltacak güç projeksiyonlarını içeriyordu.

 

Bu yaklaşım yıllar içinde daha da gelişti:

 

  • Lübnan’da Hizbullah güçlü bir askeri aktöre dönüştürüldü
  • 2003 sonrası Irak’ta ABD’ye karşı milisler yeni savaş teknikleri geliştirdi
  • Suriye iç savaşında İran ve müttefikleri karmaşık bir savaş deneyimi kazandı

 

Sonuç olarak İran, kendisinden çok daha güçlü rakiplere karşı nasıl savaşılacağını ve nasıl hayatta kalınacağını öğrendi.

 

Ekonomik Savaş Stratejisi

 

İran uzun süredir ekonomik savaş ihtimaline de hazırlanıyordu. ABD öncülüğündeki yaptırımlar İran’ı küresel finans sisteminin dışına itti. Bu durum İran’a farklı bir stratejik bakış açısı kazandırdı: Sistemin dışına itilen bir ülkenin o sistemi korumak için bir nedeni yoktur.

 

Bugün İran’ın enerji altyapılarına yönelik saldırıları, Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısı ve Körfez’deki ekonomik hedeflere yönelik eylemleri rastgele değil; ABD öncülüğündeki bölgesel düzenin ekonomik temellerine yönelik sistemli bir saldırıdır.

 

Hürmüz Boğazı bu stratejinin merkezindedir. Dünya petrolünün yaklaşık beşte biri buradan geçer. İran boğazı tamamen kapatmak zorunda değildir; tehdit bile piyasalarda dalgalanma yaratmaya yeter. Bu durum:

 

  • Enerji fiyatlarını yükseltir
  • Nakliye maliyetlerini artırır
  • ABD’yi büyük askeri kaynakları savunmaya ayırmaya zorlar

 

İran böylece düşük maliyetle yüksek stratejik baskı üretmektedir.

 

ABD-Körfez İttifakına Darbe

 

İran’ın en kalıcı etkisi olabilecek hamlesi, ABD ile Körfez ülkeleri arasına giren güvensizliktir. ABD, 1979’dan bu yana Körfez’de İran’ı dengelemek için bir güvenlik ağı kurdu. Ancak bu sistem, ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvene dayanıyordu.

 

Bu güven son yıllarda sarsıldı:

 

  • 2019’da Suudi Arabistan’a yapılan saldırılarda ABD’nin yetersiz tepkisi
  • 2025’te Katar’daki saldırının engellenememesi
  • Mevcut savaşta İsrail’in önceliklendirilmesi

 

Körfez ülkeleri şu mesajı alıyor: ABD, tercih yapmak zorunda kaldığında İsrail’i önceleyecek.

 

Bu durum İran’ın uzun vadeli hedefiyle örtüşüyor: ABD’nin bölgedeki varlığını siyasi olarak sürdürülemez hale getirmek.

 

“Liderleri Öldürme” Paradoksu

 

ABD ve İsrail taktik başarılar elde ediyor; ancak stratejik hedeflerine ulaşmakta zorlanıyor. Özellikle İranlı liderlere yönelik suikastlar beklenen etkiyi yaratmadı.

 

İran bu tür saldırılara karşı yıllardır hazırlanıyordu:

 

  • Komuta yapısını merkezsizleştirdi
  • Alternatif liderler yetiştirdi
  • Yerel düzeyde bağımsız hareket edebilen yapı kurdu

 

Dahası, öldürülen komutanların yerine gelen yeni nesil daha agresif:

 

  • Daha gençler
  • ABD ve İsrail ile sahada savaş deneyimleri var
  • Kendilerini kanıtlama baskısı altındalar

 

Bu da caydırıcılık yerine tırmanmayı teşvik ediyor.

 

“Hayatta Kal ve Yıprat” Doktrini

 

İran’ın stratejisinin özü şu: hayatta kalmak ve karşı tarafı yıpratmak. Amaç askeri zafer değil; savaşın maliyetini rakipler için sürdürülemez hale getirmek.

 

Şu an için bu strateji işliyor:

 

  • İran saldırılara rağmen ayakta
  • Komuta yapısı çalışmaya devam ediyor
  • Ekonomik baskı artıyor
  • ABD-Körfez ilişkileri zayıflıyor

 

Eğer bu eğilim sürerse, savaş sonunda İran ağır hasar almış ama ayakta kalmış olacak; buna karşılık ABD’nin bölgesel gücü zayıflayabilir.

 

Sonuç olarak:

ABD ve İsrail muharebeleri kazanıyor gibi görünebilir.

Ama İran—uzun vadeye oynadığı stratejisiyle—savaşı kazanıyor olabilir.

 

 

KAYNAK: https://www.foreignaffairs.com/

Özet
:
FOREIGN AFFAIRS: Bu analiz, savaşın sonucunu belirleyen şeyin sahadaki anlık askeri başarılar değil, uzun vadeli stratejik hedefler olduğunu savunuyor. Yazar Narges Bahoghli bu makalesinde İran’ın ağır kayıplara rağmen hayatta kalmayı ve rakiplerini yıpratmayı merkeze alan yaklaşımıyla, ABD ve İsrail karşısında beklenmedik bir avantaj elde ettiğini savunuyor.
Resim
Türkçe
X