İran Savaşı: Beklenmeyen Direnç, Açık Uçlu Genişleme Riski ve Çöken Yenilmezlik Miti
İran Savaşı: Beklenmeyen Direnç, Açık Uçlu Genişleme Riski
Naci HANPOLAT - 19.03.2026
Tarih boyunca Ortadoğu'da başlayan hiçbir savaş, tarafların ilk hesapladığı sınırlar içinde kalmadı. İran-İsrail çatışması da bu kuralı bozmayacağa benziyor.
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırısının ilk aşamasında, saldırgan tarafta hâkim olan kanaat, operasyonun kısa süreli ve sınırlı hedeflere odaklanan bir müdahale olacağı yönündeydi. Beklenti; en fazla bir hafta sürecek yoğun bir askeri baskıyla İran'a ağır bir darbe indirilmesi, ardından da saldırgan tarafın geri çekilmesiydi. Bu senaryoya göre İran ya doğrudan teslim olacak ya da en azından uzun süre toparlanamayacak ölçüde zayıflatılmış olacaktı.
Ancak gelinen noktada, İran'ın baştan beri dile getirdiği gibi bu beklentinin gerçekleşmediği açıkça görülmektedir. Savaş, kısa vadeli bir operasyon olmaktan çıkmış, giderek derinleşen ve çok katmanlı bir çatışmaya dönüşmüştür. Bu durum, Haçlı-Siyonist ittifakının savaşın başından itibaren planladığı ile sahada ortaya çıkan gerçeklik arasında ciddi bir fark olduğunu ortaya koymaktadır.
İlk günlerde gelen haberler, özellikle Amerika'nın çeşitli aracı kanallar üzerinden ateşkes ve çatışmayı sınırlama yönünde adımlar attığına işaret ediyordu. Bu da Washington'ın daha kontrollü bir savaş hedeflediği izlenimini güçlendirmişti. Biz dahil birçok gözlemci de İran'ın ateşkesi kabul etmemesi ve hava savunma kapasitesi tükenen İsrail'e karşı etkili vuruşlar yaparak mümkün olan en büyük zararı vermesi yönünde bir beklenti içindeydik. Ancak İsrail'in son dönemde gerçekleştirdiği suikastlar—özellikle Laricani'nin hedef alınarak şehit edilmesi—sahada farklı bir stratejik yönelimin devrede olabileceğini düşündürmektedir.
Bu noktada iki ihtimal öne çıkmaktadır:
Ya İsrail savaşın seyrine ilişkin planını süreç içinde değiştirmiştir ya da en başından beri daha uzun ve yaygın bir çatışma hedeflenmiş, ancak bu durum dışarıdan yeterince doğru okunamamıştır.
Sahadaki gelişmeler ikinci ihtimali daha güçlü kılmaktadır. Zira İsrail’in attığı adımlar, çatışmayı sınırlamak yerine genişletmeye dönük bir stratejiye işaret etmektedir. Savaşın uzatılması; Amerika’nın daha uzun süreli bir angajmana çekilmesi, Körfez ülkelerinin sürece dahil edilmesi ve bölgesel bir savaşın derinleştirilmesi gibi hedeflerle uyumlu görünmektedir.
Bu çerçevede Lübnan’ın işgali, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve özellikle Suudi Arabistan’ın doğrudan ya da dolaylı biçimde sürece dahil edilme ihtimali, savaşın kontrollü bir operasyon olmaktan çıkarak daha geniş bir jeopolitik hesaplaşmaya dönüştüğünü göstermektedir.
Savaşın bölgesel ölçekte genişlemesine, yalnızca Körfez ülkeleriyle sınırlı olacak bir senaryo olarak bakılmamalıdır.
Daha karmaşık ve yüksek riskli bir genişleme hattı, ikincil cepheler (secondary fronts) ve vekâlet savaşı alanları (proxy warfare zones) üzerinden şekillenebilir. Bu bağlamda Türkiye'nin çatışma denklemine dâhil olma ihtimali hem jeopolitik konumu hem de ittifak yapıları içindeki kritik rolü nedeniyle özel bir analizi hak etmektedir.
Ankara'nın doğrudan bir askeri müdahaleye sürüklenmesi şimdilik düşük olasılık gibigörünse de, asimetrik provokasyonlar, yanıltıcı bayrak operasyonları (false flag operations), sınır aşan güvenlik ihlalleri veya istihbarat savaşının bir uzantısı olarak kurgulanabilecek hibrit tehditler yoluyla Türkiye'nin angajman kurallarını (rules of engagement) yeniden tanımlamak zorunda bırakılması ihtimali bütünüyle göz ardı edilemez. Ülke içinde buna teşne hatırı sayılır bir tabanın mevcudiyetini de göz ardı etmemek gerekir.
Tüm bu gelişmeler ışığında bakıldığında, İsrail'in savaşın uzamasına yönelik planı bir sapma değil, bilinçli bir stratejik tercihin sonucu olarak okunmalıdır.
Öte yandan sahadaki tablo, İran'ın ciddi kayıplar verdiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu kayıplar yalnızca askeri değil; aynı zamanda sembolik ve stratejik açıdan da son derece ağırdır. Üst düzey komutanlar ve devlet yönetiminde kritik rol oynayan isimler doğrudan hedef alınmıştır. İran'ın karar alma ve koordinasyon kapasitesi her ne kadar çok katmanlı bir yedekleme düzeniyle sürdürülebilir haldeyse de, idol isimlerin kaybının savaşın akışına negatif etki ettiği açıktır.
Bununla birlikte İran'ın tamamen pasif kaldığını söylemek de mümkün değildir.
İsrail'in dar coğrafyası ve demografik yoğunluğu göz önüne alındığında, İran'ın gerçekleştirdiği her başarılı vuruş stratejik etki bakımından çarpan etkisi yaratmaktadır. İHA ve füzelerle İsrail hava sahasını delmeyi başaran İran, yalnızca fiziksel hasar vermekle kalmamış; "demir kubbe" efsanesini sorgulatmış, İsrail ekonomisini olağanüstü bir maliyetle sürekli alarm durumunda yaşamaya mahkûm etmiş, sivil hayatı felç etmiştir.
Ayrıca siber alanda gerçekleştirilen derin operasyonlarla İsrail'in enerji ve su altyapısına ciddi hasarlar verildiği, istihbarat kaynaklarına yansımıştır. Düşük yoğunluklu ama yıpratıcı bu savaş tarzı, İsrail'i kendi oyununda yenmeyi hedefleyen asimetrik bir stratejinin ürünüdür. Ne var ki mevcut aşamada bu karşılıkların, İran'ın maruz kaldığı sembolik ve üst düzey kadro kayıplarıyla tam anlamıyla dengeli bir caydırıcılık oluşturduğunu söylemek güçtür.
Dikkat çeken bir diğer husus ise İran’daki bazı üst düzey isimlerin, en kritik anlarda dahi halktan kopmamayı tercih etmeleridir. Gösterilere katılmaları ve gündelik hayatlarını büyük ölçüde sürdürmeleri, onları doğrudan hedef hâline getirmiştir. Bu durum bir yandan cesaret ve halkla kurulan güçlü bağ açısından anlamlı bir duruş sergilerken, diğer yandan güvenlik açısından ciddi riskler doğurmuştur.
Stratejik açıdan değerlendirildiğinde, devlet yönetiminde kritik öneme sahip bu isimlerin korunması ve güvenli alanlarda tutulması beklenir. Dolayısıyla mevcut yaklaşımın, sahada ortaya çıkan sonuçlar dikkate alınarak yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu noktada temel soru şudur: Verilen bu ağır kayıpların karşılığı ilerleyen süreçte üretilebilir mi?
Mevcut tablo, bu soruya net ve güçlü bir “evet” cevabı vermemektedir. Elbette İran'ın, stratejik derinlikte sakladığı ve şu ana kadar hiç görünürlük kazanmamış -belki de en kritik anda devreye sokmayı planladığı- yeni bir askeri kapasitesi olabilir. Böyle bir kozun sahaya sürülmesi, savaşın seyrini bir anda İran lehine çevirebilir. Bu durumda yapılacak hiçbir şey yok; hesap tamamen değişir. Ancak mevcut veriler ve sahadan gelen sinyaller böyle bir ihtimali şimdilik işaret etmediği için, rasyonel alternatif olarak ateşkes seçeneği öne çıkmaktadır.
Tam da bu nedenle, mevcut şartlar altında -karşı tarafa vurulacak büyük bir darbeden sonra- eğer Haçlı-Siyonist ittifakından veya sadece ABD'den ciddi bir teklif gelirse, ateşkes seçeneği İran açısından rasyonel bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Zira savaşın bu şekilde devam etmesi, kısa vadede telafisi güç yeni kayıplar doğurma riskini barındırmaktadır.
Olası bir ateşkes süreci, İran açısından yalnızca bir duraksama değil; aynı zamanda yeniden yapılanma fırsatı olarak da değerlendirilmelidir. Bu kapsamda üç başlık öne çıkmaktadır:
• İç Birliğin Güçlendirilmesi: Siyasi ve toplumsal bütünlüğü pekiştirecek adımların atılması,
• İstihbarat ve Güvenlik Reformu: Özellikle kontr-espiyonaj alanındaki zaafların giderilmesi ve kurumsal kapasitenin yeniden yapılandırılması,
• Askeri Kapasitenin Yeniden İnşası: Hava savunma sistemleri ve hava gücünün güçlendirilerek caydırıcılığın artırılması.
Laricani’nin şehadeti, savaşın yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik düzlemde de yeni bir safhaya geçtiğini göstermektedir. Bu gelişme, çatışmanın bundan sonraki seyrinin daha karmaşık ve daha uzun vadeli olabileceğine işaret etmektedir.
İran’ın yakın tarihinde önemli bir örnek bulunmaktadır. Irak’la sekiz yıl süren savaş, çiçeği burnunda bir devrim gerçekleştirmiş bir ülkeye yalnızca cephede değil; yeniden yapılanma, kalkınma, ekonomi ve kurumsal kapasite açısından da ağır maliyetler yüklemiştir. Oysa bu savaş aynı sonuçlarla daha erken bir aşamada sona erdirilebilirdi ancak bazen intikam duygusu veya adeleti tesis etme ve mücadele azmi, rasyonel kararların önüne geçebilmektedir.
Nitekim İmam Humeyni, Irak’la savaşı sona erdiren Birleşmiş Milletler kararını kabul ettiklerini açıkladığında bu kararı “zehir içmek” olarak tanımlamıştı. Bu ifade, zor ama gerekli kararların doğasını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
Bugün İran’ın önünde benzer bir eşik bulunuyor olabilir. Uzun vadede daha büyük kayıpların önüne geçmek için, kısa vadede zor görünen bir adım atmak gerekebilir.
Son tahlilde bu savaş yalnızca askeri bir mücadele değil; zaman, strateji ve sabır üzerinden yürüyen çok katmanlı bir hesaplaşmadır ve bu tür hesaplaşmalarda, doğru zamanda atılan bir geri adım, bazen en güçlü hamle kadar belirleyici olabilir. İran'ın önündeki asıl sınav, "zehir içmeyi" gerektiren anı doğru okumak ve o an geldiğinde cesareti göstermektir.
Ancak savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, şu gerçek değişmeyecektir: Bu çatışma, ABD ve İsrail'in yenilmezlik mitini yerle bir etmiştir. Sahip oldukları uçak gemileri, askeri üsler, üstün gözetleme teknolojileri ve vuruş güçlerine rağmen, İran karşısında kesin bir zafer elde edemediler. Ortadoğu'nun siyasi ve stratejik haritası yeniden çizilmiştir; bu coğrafya, bir daha asla bu savaştan önceki gibi olmayacaktır.
