PKK’nin Silah Bırakması ve Yeni Çözüm Süreci: Emperyalizmin Türkiye’ye Karşı Bir Oyunu mu Yoksa Türkiye İçin Bir Fırsat mı?

 

 

 

PKK’nin Silah Bırakması ve Yeni Çözüm Süreci: Emperyalizmin Türkiye’ye Karşı Bir Oyunu mu Yoksa Türkiye İçin Bir Fırsat mı?

 

Naci HANPOLAT – 14.08.2026

 

ABD'nin, daha geniş anlamıyla küresel emperyalist sistemin Türkiye'ye yönelik uzun vadeli hesaplarını yalnızca bugün yaşanan gelişmeler üzerinden okumak büyük bir hata olur. Türkiye'ye yönelik stratejinin, ülkeyi doğrudan veya dolaylı biçimde bir kuşatma altında tutmak, gerektiğinde bölgesel çatışmaların içine çekerek ekonomik, askeri ve siyasi kapasitesini tüketmek üzerine kurulduğunu düşünüyorum.

 

Bugün Trump'ın Erdoğan'a yönelik övgü dolu sözlerini de bu büyük resmin dışında değerlendirmemek gerekir. Bir lideri överek başka alanlarda farklı hesaplar yapmak, uluslararası siyasette yeni bir yöntem değildir. Dolayısıyla bu methiyeleri yalnızca Türkiye-ABD ilişkilerinin iyiye gittiğinin göstergesi olarak görmek, gerçek jeopolitik hesapları gözden kaçırmamıza neden olabilir.

 

Türkiye açısından asıl tehlike, bugün açıkça düşmanlık gösteren bir Amerika'dan ziyade, dostluk görüntüsü altında Türkiye'nin geleceğini şekillendirmeye çalışan bir stratejidir.

 

Uzun vadede hedefin Türkiye'yi İsrail'in bölgesel hesaplarıyla karşı karşıya getirecek bir zeminin hazırlanması ve uygun şartlar oluştuğunda Türkiye'yi kısa sürebilecek fakat sonuçları onlarca yıl devam edecek bir savaşa sürüklemek olup olmadığını sorgulamak zorundayız.

 

Türkiye'yi başka bir Müslüman ülkeyle savaştırmak

 

Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim:

 

ABD'nin, daha doğrusu küresel emperyalizmin Türkiye'ye ilişkin en önemli planlarından biri, Türkiye'yi başka bir Müslüman ülkeyle savaştırmaktı.

 

Bunun için yıllarca uğraştılar. Önce Suriye, zaman zaman Irak; fakat en başından beri asıl arzulanan şey ise İran ile Türkiye'nin karşı karşıya getirilmesiydi. Çünkü böyle bir savaş, yalnızca iki ülkenin askeri ve ekonomik kapasitesini tüketmekle kalmayacak, Türkiye'yi de İran'ı da onlarca yıl boyunca kendi temel meselelerine yoğunlaşamaz hale getirecekti. Böyle bir savaş Allah korusun aynı zamanda etkileri on yılları bulacak büyük bir mezhep çatışmasını da kışkırtmış olacaktı.

 

AK Parti hükümeti, özellikle Suriye politikasında yaşanan ciddi zikzaklara rağmen, genel olarak bu oyuna gelmemeyi başardı. Özellikle İran konusunda, bütün kışkırtmalara rağmen Batı'nın arzu ettiği pozisyona gelmedi ve tüm provokasyonlara rağmen bilinçli bir şekilde dengeli bir ilişki yürütmeyi başardı.

 

Batı'nın ikinci seçeneği ise Türkiye'nin içeriden dönüştürülmesiydi.

 

Türkiye'deki bazı siyasi ve toplumsal kesimler veya FETÖ benzeri yapılanmalar üzerinden gerçekleştirilecek bir iktidar değişikliğiyle, Amerikan bölgesel politikalarına daha fazla angaje bir hükümet oluşturulması; İslam ülkeleri arasında doğrudan bir savaş çıkarılamasa bile bu ülkelerin birbirinden uzaklaştırılması, sürekli gerilim ve karşılıklı güvensizlik içerisinde tutulması hedeflenebilirdi.

 

Böylece Türkiye ve bölge ülkeleri, asıl odaklanmaları gereken konulara eğilmek yerine sürekli birbirleriyle uğraşan, enerjisini çatışmalara harcayan ve gerçek bağımsızlık meselelerine yoğunlaşamayan ülkeler haline getirilecekti.

 

Bu ihtimal hala mümkün. Özgür Özel’in CHP’nin başına geçtiği ilk günlerde Gazze’de yaşanan soykırımla ilgili ekran başında bir yerlere mesaj veriyormuşçasına birkaç kere Hamas, Filistin ve Gazze ile ilgili sözlerini hatırlayalım. Daha sonra kamuoyu baskısının da etkisiyle bu sözlerini farklı biçimde açıklamak zorunda kaldı. Ancak o günlerde kullandığı ifadelerin, CHP'nin ve Batı'ya yakın çevrelerin Türkiye'nin bölgesel politikalarına ilişkin olası yönelimleri bakımından dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

Peki Türkiye'yi İslam dünyasından koparmak, içeriden istediği siyasi dönüşümü gerçekleştirmek veya Türkiye'yi bölgesel bir savaşın içine çekmek mümkün olmazsa ne olacak? İşte o zaman Türkiye'nin çevresindeki jeopolitik kuşatmanın başka araçlarla devreye sokulması ihtimali üzerinde durmak gerekir.

 

Üçüncü ve Son Seçenek

 

Batının Türkiye’yi bir İslam ülkesi ile savaştırmak veya iktidar değişikliği ile Batının Ortadoğu politikalarına tam angaje bir hükümet kurulmasını sağlamak gibi hedefleri gerçekleşmez ve bu gidişat böyle devam edegelirse bir sonraki adımlarının Türkiye’nin büyümesini duraklatmak ve birkaç on yıl geriye götürmek için Yunanistan veya Güney Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye yönelik bir provokasyonla kısa süreli ama sonuçları itibariyle yıkıcı bir savaşa gidecekleri ihtimalini göz ardı edemeyiz. 

 

ABD-İsrail-Yunanistan-GKRC ve Hindistan’ın Doğu Akdeniz adımları, ABD'nin Ege'de güneyden kuzeye uzanan stratejik üslenmesi ve Dedeağaç'ta oluşturduğu büyük askeri kapasite de Türkiye açısından bu kuşatma ihtimalini ciddiye almayı gerektiren gelişmelerdir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da buradaki yığılmanın Rusya’ya karşı olduğu şeklindeki açıklamanın bir aldatmaca olduğunu belirterek bu konuda bazı uyarılarda bulunmuştu.

 

Türkiye'nin bugün geldiği nokta

 

Bugün sahada Türkiye’nin şöyle bir duruşu var:

 

Bir taraftan savunma sanayisini geliştiriyor, diğer taraftan Rusya ile karmaşık çıkar ilişkilerine rağmen iyi komşuluk ilişkilerini korumaya çalışıyor. Aynı zamanda İran başta olmak üzere çok sayıda İslam ülkesiyle ilişkilerini sürdürüyor. Bütün bunları yaparken NATO ve ABD ile mevcut bağlarını da mümkün olduğunca güçlendirmeye çalışıyor.

 

Bunlara ilave olarak kimilerinin adına İSLAM NATOSU adını verdikleri şimdilik Türkiye-Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ve peşi sıra birkaç İslam ülkesinin daha katılımının beklendiği bir ortak savunma anlaşması imzalıyor.

 

Türkiye’nin hassa bir dengede yürüttüğü bu çok taraflı ve ince diplomasideki temel yaklaşım şudur: “Türkiye mevcut ilişki ağlarını bozan taraf olmamalıdır.”

 

Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı yeni cepheler açmak değil, mümkün olan en geniş alanda hareket kabiliyetini korumaktır.

 

Tam da bu tartışmalar ve çeşitli ihtimaller üzerinde düşünürken Kürt meselesine nasıl baktığımız büyük önem taşıyor.

 

Anti-Emperyalizm, Kemalizm ve Kürt Meselesi

 

Amerika ve Batı dünyasının Türkiye’ye yönelik bu kuşatma çabaları değerlendirilirken Türkiye’nin Kürt sorununu temelden çözme amacıyla girişimde bulunduğu yeni çözüm süreci kimi Kemalist sağcı-solcu veya Ulusalcılar tarafından bu kuşatmanın bir başka ayağı olarak değerlendirilip mahkûm ediliyor.

 

Bu muhalif yorum üzerinde biraz durmak gerekiyor:

 

Türkiye'de birbirinden çok farklı iki Kemalist damar olduğunu düşünüyorum.

 

Bunlardan biri, temelini İslam karşıtlığı üzerine kurmuş, İslam'ı ve İslam'a ait değerleri toplumsal hayattan mümkün olduğunca tasfiye etmeyi temel bir siyasal hedef haline getirmiş bir anlayıştır.

 

Bu anlayış sahipleri, kendi ülkelerinin çıkarlarıyla çelişen noktalara kolaylıkla savrulabilmekte ve dış güçlerin ülkeleri aleyhine olan politikalarının gönüllü taşıyıcısı haline gelebilmektedir ki bunların sayısı ve sayılarına göre toplumsal algı üzerindeki etkileri azımsanmayacak bir noktadadır.

 

Fakat diğer tarafta, samimi biçimde ülkesini seven, millî hassasiyetleri güçlü, dış müdahalelere karşı duran ve Türkiye'nin bağımsızlığını isteyen bir kesim var.

 

Benim bu kesime yönelik temel itirazım onların samimiyetine değil, tarih, toplum ve İslam okumasına yöneliktir.

 

Çünkü bu kesimin önemli bir bölümü İslam'ı yeterince tanımıyor.

 

İslam'ı, İslam adına konuşan veya İslam'ı temsil ettiğini iddia eden bazı kötü örnekler üzerinden değerlendiriyor. Dinin kendisiyle, din adına yapılan yanlışları birbirinden ayırmıyor.

 

Bunun sonucunda da çok ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor:

 

Gerçek anti-emperyalizmin, gerçek adaletin, gerçek eşitliğin ve gerçek barışın en güçlü ilkelerini taşıyan bir medeniyeti, anti-emperyalizme engelmiş gibi algılayabiliyorlar.

 

Dolayısıyla bu kesimle kavga etmek değil “diyalog kurmak”, birbirini anlamaya çalışmak ve belki de birbirini ikna etmeye çalışmak ülkenin faydasınadır.

 

Çünkü onların anti-emperyalizm anlayışı ile İslam'ın hakikati arasında aşılmaz bir duvar olduğunu düşünmüyorum. Aksine, İslam'ı gerçekten tanıdıklarında; kula kulluğu reddeden, insanı yalnızca Allah'a kulluğa çağıran bu dinin özüyle gerçek anti-emperyalizm arasında önemli bir ortak zemin olduğunu görebilirler.

 

Bu noktada Kemalist kesimlerin tarih, toplum ve İslam okumalarından söz etmemizin sebebi de tam olarak budur. Çünkü siyasi meseleleri yalnızca bugün ortaya çıkan olaylar üzerinden değerlendiremeyiz. İnsanların bir meseleye nasıl baktığını, hangi gelişmeyi tehdit, hangisini fırsat olarak gördüğünü belirleyen şey, çoğu zaman sahip oldukları tarihsel ve düşünsel kodlardır.

 

Kürt meselesine bakış da bundan bağımsız değildir. Türkiye'nin bütünlüğünü koruma kaygısı son derece meşru ve hatta hayati olabilir; fakat bu kaygının bizi meseleyi doğru anlamaktan alıkoyacak bir tarihsel mirasın içine hapsetmesine de izin vermemek gerekir.

 

Cem Gürdeniz'in endişeleri ve Kürt meselesine bakış


Tam da bu nedenle, samimi anti-emperyalist kaygılar taşıdığını düşündüğüm Cem Gürdeniz'in Kürt meselesine ilişkin değerlendirmesini de bu zihinsel çerçeveden bağımsız görmüyorum.


İzlediğim kadarıyla samimi ve iyi niyetli bir insan. Ülkesinin geleceği konusunda kaygı duyuyor ve son gelişmeler karşısındaki endişelerini dile getiriyor. Üstelik bu endişelerinin önemli bir bölümünün dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

 

Ancak Kürt meselesine ve bu konuda atılan yeni adımlara ilişkin değerlendirmesinde ciddi bir sorun görüyorum.

 

Gürdeniz'in bu meseleyi, büyük ölçüde Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren oluşan etnik milliyetçi-Kemalist kodların şekillendirdiği bir bakış açısıyla değerlendirdiğini; dolayısıyla Kürt meselesinin çözümüne yönelik adımları, emperyalizmin Türkiye'yi bölme projesinin bir parçası olarak okuduğunu düşünüyorum.

 

Oysa tam tersine, Türkiye'yi bölünmeye götürecek asıl tehlike, Kürt meselesini yeniden inkâr, asimilasyon ve güvenlikçi politikalarla yönetmeye çalışmaktır.

 

Çünkü Türkiye'nin nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan Kürtlerin, Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren yaşadıkları sorunları ve bu sorunların oluşturduğu toplumsal-siyasal birikimi yok sayamayız.

 

PKK ve benzeri yapıların ortaya çıkışının bütün sebeplerini yalnızca dış güçlerle açıklamak da gerçekliği eksik okumaktır. Bu yapıların sahada belli bir toplumsal karşılık bulmasını sağlayan tarihsel ve sosyolojik zemini görmeden meseleyi çözmek mümkün değildir.

 

Türkiye'yi yeniden inkâr ve asimilasyon politikalarına, bunun doğal sonucu olan güvenlikçi politikalara döndürmek, ülkeyi bölünmekten kurtarmak değil; ‘bölünme riskini besleyen zemini yeniden üretmek’ anlamına gelir.

 

Çözümün yolu: Eşit Vatandaşlık ve Ortak Vatan

 

Türkiye'de, Suriye'de ve Irak'ta Kürt meselesinin en sağlıklı çözümü; Kürtlerin hak ettikleri yasal ve anayasal statülere kavuşmaları ve yaşadıkları devletler içerisinde diğer etnik ve dini kimliklerle eşit haklara sahip vatandaşlar olarak yaşayabilecekleri bir düzenin kurulmasıdır.

 

Bunun alternatifi ise hepimizin son 50-60 yılda gördüğü tablodur:

 

İsyanlar, silahlı çatışmalar, güvenlik operasyonları, toplumsal huzursuzluk, ekonomik kaynakların güvenlik harcamalarına aktarılması, karşılıklı güvensizlik ve sürekli ertelenen bir gelecek...

 

Bunun Türkiye'ye ne kazandırdığı ortadadır.

 

Dolayısıyla mesele Kürtlerin ayrılması değil, Kürtlerin kendilerini bu ülkenin eşit ve asli sahibi olarak hissedebilecekleri bir Türkiye'nin kurulmasıdır.

 

Kürtlerin tamamını tek bir siyasi irade gibi görmek elbette mümkün değildir; ancak Kürtlerin önemli bir bölümünün talebi ayrılma değil, kimliğinin inkâr edilmediği, eşit bir vatandaşlık sistemi üzerinden Türk’ün sahip olduğu haklara Kürt'ün de sahip olduğu, aynı vatan üzerinde eşit ve onurlu biçimde birlikte yaşayabileceği bir düzen.

 

Aynı yaklaşım Suriye ve Irak için de geçerlidir.

 

Batı gerçekten Kürtlerin iyiliğini mi istiyor?

 

Burada çok önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor.

 

ABD ve Batı bugün Türkiye'nin Kürt meselesini çözmesini, PKK'nın silah bırakmasını ve legal siyasete dönmesini; Suriye'de ise SDG'nin Şam yönetimiyle bütünleşmesini destekliyor gibi görünüyor.

 

Fakat bunun Kürtleri çok sevdikleri veya Türkiye'nin, Suriye'nin ve bölgenin istikrara kavuşmasını istedikleri için yapıldığını düşünmek saflık olur.

 

Batılı güçlerin bölgedeki Kürt meselesini zaman zaman bir “jeopolitik kaldıraç” olarak kullandıkları açıktır.

 

Kürtlerin ileride ayrı devletler kurabilecekleri ihtimali, bölge ülkelerinin birbirleriyle sürekli sorun yaşayan ve iç çatışma potansiyeli taşıyan yapılar olarak kalmasını sağlayabilecek bir araç olarak görülebilir. Onlar bu anlamda Kürtlerin ileride ayrılabilecekleri ve ayrı bir devletler kurarak hem birbirleri hem de komşularıyla sürekli çatışacakları bir zeminin oluşması ihtimalini seviyorlar.


Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Batı'nın Kürt meselesine ilişkin hesaplarını görmekle, Kürtlerin haklarını birbirinden ayırmak zorundayız.


Bir hakkı Amerika savunuyor diye o hakkı yanlış ilan edemeyiz. Aynı şekilde Amerika'nın bir hesabı var diye Kürtlerin haklarını teslim etmekten de vazgeçemeyiz.

 

Ancak burada asıl mesele şudur:

 

Eğer Kürtlerin eşit vatandaşlık, kimlik ve hukuk temelindeki haklarını teslim etmek Türkiye açısından doğruysa, bunu Washington da desteklese, Brüksel de desteklese, Moskova da desteklese yapmalıyız. Çünkü Türkiye'nin hukuk ve adalet anlayışını belirlemesi gereken başka devletlerin hesabı değil, kendi milletinin ortak iradesi ve hakkaniyet olmalıdır.

 

İşte tam da bu nedenle, emperyalizmin Kürt meselesi üzerinden kurabileceği hesabı bozmanın yolu Kürtlerin haklarını reddetmek değil; tam tersine bu hakları emperyalizmin istismar edemeyeceği kadar güçlü bir adalet zemini üzerinde güvence altına almaktır.

 

Emperyalizmin Kürtler Üzerinden Kurguladıkları Böl-Yönet Hesabını Bozmak Mümkündür.

 

Hatta bundan daha fazlası mümkündür: Emperyalizmin bölme hesabının üzerine, Türkiye'nin ve bölgenin kendi hesabını koymak; Kürtlerin haklarını teslim ederek Türkler, Kürtler ve Araplar arasında çok daha büyük bir birlikteliğin kapısını açmak mümkündür.

 

Kürtlerin eşit haklara kavuşması, Türkiye'de yaşayan Kürtlerle Türkler arasında; Suriye ve Irak'ta yaşayan Kürtlerle Araplar arasında yeni bir çatışma zemini değil, tam tersine çok daha güçlü bir ortaklık zemini oluşturabilir.

 

Yani emperyalizmin hesabının tam tersine, Kürt meselesinin adalet temelinde çözülmesi bölgeyi parçalamak yerine bölgenin asli halkları olan Türkler, Kürtler ve Araplar arasında büyük bir dayanışmanın başlangıcı olabilir.

 

PKK'nın silah bırakması Türkiye için neden önemlidir?

 

Bu nedenle PKK'nın silah bırakması, örgütün kendisini tasfiye ederek bundan sonra legal zeminde siyaset yapacağını ilan etmesi ve buna paralel olarak Suriye'de SDG'nin Şam yönetimiyle bütünleşmesi, Türkiye ve bütün bölge açısından son derece önemli ve hayırlı bir gelişmedir.

 

Bugün ABD'nin de bu gelişmeleri destekliyor görünmesi, niyetleri ne olursa olsun, Türkiye açısından değerlendirilmesi gereken bir fırsattır.

 

Türkiye'nin yapması gereken, “bu sürecin gerçekleşmesine engel olabilecek bütün dış ve iç parametreleri mümkün olduğunca devre dışı bırakmak ve süreci sağlamlaştırmaktır.”

 

Çünkü ABD bugün bunu destekliyor diye ABD'nin yarın da aynı çizgide kalacağının hiçbir garantisi yoktur.

 

Nitekim geçmişte bunun örneğini gördük.

 

Daha önceki çözüm süreci, belli bir noktaya kadar ilerlerken ve Türkiye belki de önündeki on yılları çatışmasız geçirebilecek bir zemine yaklaşmışken süreç bozuldu.

 

O dönemde ABD'nin ve Batılı aktörlerin PKK ve Kürt siyasetinin bazı aktörleri üzerinde etkili olduğu, Türkiye'deki çözüm yerine Suriye'de kurulacak yeni bir siyasi yapılanmanın daha cazip gösterildiği bir tablo ortaya çıktı.

 

Bugün aynı şeyin başka biçimde tekrarlanmayacağının garantisi yok.

 

Çünkü Türkiye'nin kendi sorunlarını çözmesi, dışarıdan müdahale edilebilen bir ülke olma kapasitesini azaltacaktır.

 

Artık karar verme zamanı

 

Bütün bunların sonunda Türkiye'nin önünde çok temel bir tercih bulunuyor:

 

Daha küçük bir Türkiye mi istiyoruz, yoksa daha büyük bir ortaklık ve daha güçlü bir Türkiye mi?”

 

“Küçük olsun, bizim olsun” anlayışı ilk bakışta güvenli görünebilir. Fakat bunun sonu yoktur.

 

Bugün küçültmeyi kabul ettiğiniz şeyin yarın daha da küçültülemeyeceğinin bir garantisi olmayacağı gibi çevrede komşu devlet ve topluluklarla da kavgalı bir ilişki sürdürülebilir değildir.

 

Oysa mesele Türkiye'nin küçülmesi değil, Türkiye'nin kendi bütünlüğünü korurken daha da güçlenerek büyümesidir.

 

Bu büyüklük yalnızca toprak büyüklüğü değildir.

 

Asıl büyüklük; Türk'ün, Kürt'ün, Arap'ın, Sünni'nin, Alevi'nin, sağcının solcunun, Müslüman'ın ve gayrimüslimin kendisini eşit, güvende ve bu ülkenin asli unsuru olarak hissedebildiği bir toplumsal düzen kurabilmektir.

 

Coğrafya kaderdir.

 

Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafyada güçlü kalabilmesinin yolu, komşularıyla sürekli çatışmaktan değil; kendi içindeki farklılıkları adalet temelinde yönetebilmekten ve çevresindeki halklarla ortak çıkarlar üzerinden güçlü ilişkiler kurabilmekten geçer.

 

Üstelik İslam'ın bize öğrettiği temel hakikat de budur: İnsanların birbirlerine kulluk ettiği değil, yalnızca Allah'a kulluk ettiği; hak ve hukukun gözetildiği, komşunun, kardeşin ve insanın hakkının korunduğu adil bir düzen.

 

Bu nedenle Türkiye'deki bütün samimi anti-emperyalist kesimlerin üzerinde birleşmesi gereken temel hedef, “Türkiye'yi küçültmek veya farklılıklarını bastırmak değil; Türkiye'de yaşayan herkesin hakkını ve hukukunu koruyarak daha güçlü, daha adil ve daha büyük bir ortak gelecek inşa etmektir.”

 

Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, vatandaşlarının birbirinden ne kadar farklı olduğu ile değil, bu farklılıkların ne kadarını adalet içinde bir arada tutabildiğiyle ölçülür.

 

Türkiye'nin önündeki asıl mesele artık şudur:

 

Korkularımızın bizi küçülttüğü bir Türkiye mi, yoksa adaletin bizi birleştirdiği daha güçlü bir Türkiye mi?

 

Bence tercih edilmesi gereken açıktır:

 

**Küçük olsun bizim olsun değil; büyük olsun, hepimizin olsun.**


 

Özet
:
Naci HANPOLAT - Batının Türkiye’yi bir İslam ülkesi ile savaştırmak veya iktidar değişikliği ile Batının Ortadoğu politikalarına tam angaje bir hükümet kurulmasını sağlamak gibi hedefleri gerçekleşmez ve bu gidişat böyle devam edegelirse bir sonraki adımlarının Türkiye’nin büyümesini duraklatmak ve birkaç on yıl geriye götürmek için Yunanistan veya Güney Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye yönelik bir provokasyonla kısa süreli ama sonuçları itibariyle yıkıcı bir savaşa gidecekleri ihtimalini göz ardı edemeyiz. 
Resim
Türkçe
X