Doğu’nun Yalnız Liderleri, Batı’nın Sandık Tiyatrosu ve Çıkış Yolu Olarak "Hibrit Model"

 

 

 

Doğu’nun Yalnız Liderleri, Batı’nın Sandık Tiyatrosu ve Çıkış Yolu Olarak "Hibrit Model"

 

Haber-Analiz: Naci Hanpolat

 

Son yıllarda Çin'in sergilediği muazzam küresel ve teknolojik ilerleme, yerleşik siyaset teorilerini sarsan yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Bugün pek çok mecrada, "Şayet Çin Batı tarzı bir demokrasi olsaydı, bu kadar kısa sürede bu kadar muazzam bir ilerleme kaydedemezdi" argümanı yüksek sesle dillendiriliyor. 

 

Vladimir Putin ve Şi Cinping gibi güçlü liderlerin ülkelerinde ilk bakışta "başarılı" gibi görünen yönetişim modelleri, kadim "adil hükümdar" ya da "bilge lider" mantığının; Batı dünyasında 4 veya 5 yılda bir değişen, popülizme sıkışmış yönetimlere göre uzun vadede çok daha verimli olduğu tezine her geçen gün daha fazla alıcı kazandırıyor.

 

Öte yandan, madalyonun diğer yüzünde mevcut demokratik sistemlerin kendi iç çürümeleri duruyor. 

 

Bugün modern demokrasilerde halka gerçekten özgür ve alternatifli bir seçim imkanının tanınıp tanınmadığı büyük bir soru işaretidir. Sandık önüne gelse de seçilebilir olan aktörlerin neredeyse her zaman belirli kliklerden, yerleşik elitlerden veya küresel finans çevrelerinden gelen kişilerden oluştuğu sır değil. Medya manipülasyonları, algı yönetimleri ve lobicilik faaliyetleri vasıtasıyla seçimler çok çeşitli yollarla manipüle edilirken, özünde "demokrasi" denilen sistemin gerçekten halkın yönetime katılımı anlamına gelip gelmediğini ciddi biçimde sorgulamamız gerekiyor. 

 

İşte tam bu noktada, modern Batı'nın ürettiği bu tıkanmış ikilemi aşmak adına; İslam'ın şura sistemini, lideri ve yönetimi kuşatan İslami çerçevenin sarsılmaz ilkelerini, hem lideri hem de yürütmeyi milimetrik olarak denetleyecek kurumları barındıran "hibrit" bir yönetim modeli üzerinde yeniden düşünmek, günümüzün kafası karışıklar dünyasında yepyeni ve ufuk açıcı bir kapı aralayabilir.

 

Ancak her iki ana akım modelin de küresel bir krizden geçtiği bu dönemde, mevcut sistemlerin başarısını ölçen en hayati, en sarsılmaz kriterlerin başında yine de şeffaflık ve hesap verilebilirlik mekanizmaları geliyor. Meseleye tek taraflı bir övgü ya da yergiyle yaklaşmak yerine, madalyonun diğer yüzünü, yani otokrasilerin kendi iç zafiyetlerini de anlamak adına masaya yatırılması gereken analitik bir perspektif bulunuyor. 

 

Aarhus Üniversitesi’nden siyaset bilimciler Jørgen Møller ve Svend-Erik Skaaning, American Purpose dergisinde yayınlanan makalelerinde, "otoriter verimlilik" tezinin aslında bir illüzyon ve stratejik bir tuzak olabileceğini tarihsel verilerle destekleyerek tartışmaya açıyor.  

 

İşte, küresel nizamın geleceğini anlamak adına yazarların dikkat çektiği o önemli satır başları:

 

Savaş Meydanında Demokrasi Gücü: %80 Başarı Oranı

 

Diktatörlerin Epistemik İzolasyonu: 

 

Rusya lideri Vladimir Putin'in Ukrayna'da düştüğü stratejik fiyasko, diktatörlerin etrafındaki "yalnızlık ve gerçeklerden kopma" zafiyetinin en taze örneğidir. Kendi mutlak gücüne ve Batı'nın bölünmüşlüğüne güvenen Putin, demokratik toplumların kolektif direnç yeteneğini hesaba katamamıştır.  

 

Iron Law (Demokrasi Kanunu): 

 

Tarihsel veriler, 1815 yılından bu yana demokrasilerin girdikleri savaşların %80'inden fazlasını kazandığını gösteriyor. Otokrasilerin iddia ettiği askeri disiplin, uzun vadede halk meşruiyetine ve şeffaflığa yeniliyor.  

 

Altın Kural: 

 

Modern tarihte iki konsolide demokrasi asla birbiriyle savaşmamıştır.  

 

Ekonomik Mucize mi, Felaket Reçetesi mi?

 

Çin ve Pekin yönetimi, otoriter kalkınmanın bayrak gemisi olarak sunulsa da makale bu tezi kökünden sarsıyor:  

 

Rakamlar Manipüle Ediliyor: 

 

Uydu tabanlı gece ışığı emisyonu ölçümleri, Çin’in resmi büyüme rakamlarının sistematik olarak şişirildiğini ve gerçeği yansıtmadığını kanıtlıyor.  

 

Kıyaslama Hatası: 

 

1949 yılında Çin ile aynı yoksulluk seviyesinde olan Güney Kore ve Tayvan, demokratikleşme süreçlerinin ardından Çin'den çok daha yüksek kişi başına düşen gelire ulaştı. Reformsuz otoriter yapıya hapsolan Kuzey Kore ise tam bir insani felaket örneğidir.  

 

Katliamlar, Toplu Ölümler ve Kriz Yönetimi: 

 

Demokrasilerde Mao'nun on milyonlarca insanı açlıktan öldüren "Büyük İleri Atılım"ı gibi yapay felaketler yaşanmaz; çünkü kurumsal denetim hataları erkenden düzeltir. 

 

Çin'in Covid-19 sürecindeki "Sıfır Vaka" fiyaskosu, halk sağlığını değil mutlak kontrolü önceleyen otoriter yapının dünyayı nasıl felakete sürüklediğinin kanıtıdır. Güney Kore ve Tayvan ise benzer salgın şartlarını hiçbir vahşete başvurmadan, demokratik şeffaflıkla yönetmiştir.  

 

İklim Krizi ve Çevre Politikasında Sınıfta Kaldılar

 

İklim aktivistlerinin "Gezegenin geleceği için demokrasiye ara verilmeli, çevreci teknokrat diktatörler gelmeli" fantezisi de büyük bir yanılgı. 

 

Otoriter rejimler hızlı karar alabilir ancak nadiren doğru kararları uygularlar. Emisyon oranları hakkında sürekli yalan söylerler.  

 

Çevresel sivil toplum kuruluşlarının örgütlenmesi, bilim insanlarının sansürsüz yayın yapabilmesi ve yeşil politikalar üretilmesi yalnızca gelişmiş demokrasilerde mümkündür. 

 

Çin'in hava kirliliği ve zehirli nehirleri, denetimsiz otokrasinin geleceği nasıl ipotek altına aldığının açık göstergesidir.  

 

Machiavelli'nin Penceresinden Bakmak

 

Beş yüz yıl önce cumhuriyetleri prensliklerle kıyaslayan Niccolò Machiavelli'nin şu tespiti, bugün her iki sistemi de rasyonel bir teraziye oturtmak adına hâlâ geçerli: "Halkın yapacağı hatalar, prensinkilerden daha azdır... ve tedavisi daha kolaydır." 

 

Yazarlara göre demokrasilerin en büyük gücü elitlerinin kusursuzluğu değil; hesap verilebilirlik mekanizmaları sayesinde sistemin kendi hatalarını fark edip düzeltebilme yeteneğidir.  

 

Sonuç 

 

Otokrasi mutlak istikrar ve hızlı verimlilik vadederken, denetimden ve şeffaflıktan yoksun mutlak gücün uzun vadede kaos ve kriz üretme riski, küresel jeopolitiğin geleceğini düşünen herkes için ciddi birer veri olarak siyaset bilimcilerin üzerinde çok kafa yormaları gereken önemli bir başlık olmaya devam ediyor.  

 

Gücü tek elde toplamanın getirdiği o ilk "hızlı karar alma ve uygulama" cazibesi, denetimsizlik yüzünden sistemin hatalarını görememesiyle birleştiğinde, krizlerin boyutu çok daha yıkıcı ve öngörülemez hale geliyor. 

 

Ne seçimlerin tek başına bir oligarşik klik meşruiyetine dönüştüğü Batı modeli ne de liderin epistemik yalnızlığa hapsedildiği Doğu modeli tek başına insanlığın yönetim arayışına çare olabiliyor. 

 

İşte bu yüzden, siyaset bilimcilerin sadece mevcut olanı savunmak ya da diğerini yermek yerine; güç, denetim, ahlak ve rıza kavramlarını yeniden masaya yatırmaları gerekiyor. 

 

Güçlü ve liyakatli bir yürütmenin, sarsılmaz evrensel ilkelerle kuşatıldığı ve şura/istişare gibi sahici denetim mekanizmalarıyla dengelendiği hibrit modeller, tam da bu kafa karışıklığı çağında siyaset teorisinin en can alıcı ve üzerine en çok kafa yorulması gereken bakir alanıdır.  

 

KAYNAK: https://www.persuasion.community/

 

Özet
:
Naci HANPOLAT - Son yıllarda Çin'in sergilediği muazzam küresel ve teknolojik ilerleme, yerleşik siyaset teorilerini sarsan yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Bugün pek çok mecrada, "Şayet Çin Batı tarzı bir demokrasi olsaydı, bu kadar kısa sürede bu kadar muazzam bir ilerleme kaydedemezdi" argümanı yüksek sesle dillendiriliyor. 
Resim
Türkçe
X