Türkiye Müslümanlarının Kürt Sorunuyla İmtihanı

 

 

 

 

Türkiye Müslümanlarının Kürt Sorunuyla İmtihanı

 

Naci HANPOLAT _ 11.01.2026

 

Kenan Alpay’ın Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner ve Hüseyin Çelik hakkında kaleme aldığı metin ve bu isimlere yönelttiği ithamlar, Türkiye Müslümanlarının Kürt meselesiyle olan imtihanını bir kez daha görünür kıldı. Bu yazıyı okuduğumda, Türkiye İslami hareketinin Kürt sorununa yaklaşımında 1990’lı yıllardan bugüne uzanan zihniyet çizgisi adeta bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ne yazık ki, onca yıl geçmesine rağmen değişmeyen çok şey olduğunu 'bir kez daha' görmek doğrusu biraz ağır geldi.

 

1990’lı Yıllar ve İslami Çevrelerin Tutumu

 

1990’lı yıllarda Türkiye’deki İslami gruplar, üniversitelerde ve kamuoyunda pek çok konuda ortak eylemler gerçekleştirebiliyordu. Filistin, Bosna ve Moro gibi coğrafyalarda Müslümanlara yönelik zulümler ya da başörtüsü yasağı gibi iç meseleler söz konusu olduğunda geniş bir mutabakat sağlanabiliyor, güçlü tepkiler ortaya konabiliyordu. Ancak mesele Kürtler olduğunda bu birliktelik büyük ölçüde dağılıyordu.

 

1988’de yaşanan Halepçe Katliamı bu durumun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Üniversitelerde Kürt Müslümanların, Halepçe’de işlenen insanlık suçunu kınamak ve Kürt halkına yönelik zulme dikkat çekmek amacıyla ortak eylem çağrıları, birçok İslami grup tarafından “Kürtçülük” ya da “Kürt milliyetçiliği” suçlamalarıyla reddedilmişti. O gün gözler önünde cereyan eden bu inkârcı tutum, yüzlerce Kürt gencinin İslami düşünceyle tanışma imkânını ortadan kaldırırken, onları bu konuda daha özgürlükçü bir pozisyon alan sol/sosyalist yapılara veya solcu Kürt örgütlerine yöneltti. Aynı zamanda İslami çevrelerde yer alan pek çok Kürt ve duyarlı Müslümanın da bu yapılardan kopmasına yol açtı.

 

O dönemde bölgede etkili olan bazı İslami yapılar da Kürt meselesine benzer bir mesafeyle yaklaşıyordu. Bizzat tanıklık ettiğim üzere, bölgede belirleyici iki ana İslami yapı arasında bu konuda belirgin bir ayrışma vardı. Menzil grubu, Batı’daki İslami çevrelerle paralel bir çizgide dururken; bugün Hüda-Par’ın siyasal temsilini yaptığı, o günkü adıyla İlim grubu ise Kürtçenin yoğun kullanımı ve Kürtlerin hak taleplerine daha sıcak yaklaşımıyla sahada farklı bir yerde duruyordu. Buna rağmen İslami çevrelerin büyük bölümü devletçi reflekslerin ötesine geçememişti.

 

Devletin Dönüşümü, İslami Kesimlerin Geride Kalışı

 

 

Türkiye’de devlet, Özal ve Erbakan dönemlerindeki sınırlı adımların ardından, 2005 yılında Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır konuşmasıyla Kürt meselesini açık biçimde gündemine aldı. Sonrasında “açılım süreci” olarak adlandırılan döneme girildi. Bu süreç, geçmişte Kürtlere, Alevilere ve dindar kesimlere yaşatılan ağır travmaların ardından, devlet açısından önemli bir zihniyet dönüşümüne işaret ediyordu.

 

Bugün gelinen noktada devlet, Kürtlerin varlığını inkâr etmeyen, Kürt dili ve kültürünü bir değer olarak tanıyan bir pozisyona ulaşmış durumda. Kürtçenin kamusal alandaki kullanımına yönelik engeller büyük ölçüde kaldırıldı, kültürel haklar konusunda ciddi mesafeler alındı. Geriye kalan temel mesele ise Kürtlerin siyasal ve anayasal düzlemde bu ülkenin kurucu unsurlarından biri olarak tanınmasıdır. Bu konu, yeni açılım süreci çerçevesinde hâlen tartışılmaktadır.

 

Ancak ironik olan şudur: Devletin dahi dönüşüm geçirdiği, geçmişte Kürtlerin varlığını bile tartışma konusu yapan bir siyasi arka plandan gelen Devlet Bahçeli gibi bir aktörün bile "ortak vatan" vurgusu yaptığı bu süreçte, kendisini İslam’a nispet eden bazı çevreler hâlâ 1990’ların milliyetçi ve güvenlikçi reflekslerini aşamamaktadır. Nasıl ki Kemalist ve ulusalcı bloklar “bölünme korkusunu” bir saplantıya dönüştürdüyse, bazı İslamcı çevreler de aynı korkuyu meşruiyet gerekçesi hâline getirerek Kürt meselesinde adil ve kalıcı çözüm talep edenlere karşı saldırgan bir dil kullanabilmektedir.

 

İslami Perspektif ve Reel Politik Gerçeklik

 

Oysa İslami açıdan mesele son derece nettir. İslam, halklar arasında eşitliği esas alır; bir Türk’ün bir Kürt’e ya da bir Arap’ın başka bir halka üstünlüğünü kabul etmez. Bu konuda ayetler ve temel ilkeler ortadayken, hâlâ eşitliği tartışma konusu yapmak anlamsızdır. Bir Türk kendisi için ne istiyorsa, aynısını bir Kürt ya da bir Arap için istemedikçe İslam’ın bu konudaki açık hükmüne uymuş olmaz. Bir halkı diğerine tabi kılmak, bazılarını birinci sınıf, bazılarını ikinci sınıf hissettirecek bir düzen kurmak ne İslam’ın ne de insanlığın kabul edeceği bir durumdur.

 

Reel politik açıdan bakıldığında da tablo farklı değildir. Türkiye, Kürtleri bir halk ve siyasal özne olarak tanımayan, onları zorla tek bir kimlik içinde eritmeye çalışan politikaları sürdürdükçe, bu yaklaşım ülkeyi birliğe değil, parçalanmaya götürür. Bir ülkenin bölünmemesi, o ülkede yaşayan herkesin kendisini eşit yurttaş ve o vatanın gerçek sahibi olarak hissetmesiyle mümkündür.

 

Bu nedenle yapılması gereken, Türklerin ve Kürtlerin kendilerini bu ülkeye eşit biçimde ait hissedecekleri, tüm etnik kimlikleri kapsayan demokratik ve adil bir anayasal zemin oluşturmaktır. Aksi hâlde “bölünme korkusu” hiç bitmeyecek, hatta bizzat bu korku ve bunun ürettiği politikalar bölünmenin zeminini hazırlayacaktır.

 

Bölgesel Boyut ve Sorumluluk

 

Aynı ilke Suriye başta olmak üzere bölgedeki Kürtler için de geçerlidir. Kürtler bulundukları ülkelerde meşru ve hakkaniyetli talepler dile getiriyorsa, bu taleplerin karşılanması hem ahlaki hem de siyasi bir sorumluluktur. Aksi takdirde “Kürtler neden İsrail’le ya da Amerika’yla iş birliği yapıyor?” şeklindeki suçlamalar anlamını yitirir. Çünkü bizzat dışlayıcı ve inkârcı politikalarla bu iş birliklerine zemin oluşturulmaktadır. Bilakis İsrail'e ve onun bölgedeki Siyonist planlarına vurulacak en büyük darbe büyük TÜRK-KÜRT-ARAP-FARS ittifakıdır ve bunun da yolu Kürtlere hakkettikleri statünün meşru zeminde ve tereddütsüz tanınmasından geçmektedir.

 

Bu retçi, tekçi ve güvenlikçi politika ve söylemlerle Kürtlerin başka güçlerin kucağına itilmesi büyük bir aymazlık, açık bir düşmanlık ve en nihayetinde en ağır bölücülüktür. Bu tutum yalnızca Kürtlere değil; Türklere, bölge halklarına ve coğrafyamıza karşı işlenmiş büyük bir haksızlıktır.

 

Elbette PKK ve benzeri yapıların geçmişten gelen Marksist, seküler ya da toplumun değerleriyle uyuşmayan talepleri eleştirilebilir ve eleştirilmelidir. Ancak bu durum, Kürtlerin meşru hak taleplerinin reddedilmesi için bir gerekçe olamaz. Kürtlerin haklarını dile getiren kişinin kim olduğuna bakılmaksızın, İslam’ın da emrettiği şekilde sosyal, siyasal, kültürel ve hukuki tüm talepler karşılanmalıdır.

 

Sonuç Yerine

 

Bugün gelinen noktada acı gerçek şudur: Türkiye’de kendisini İslam’a nispet eden bazı çevreler, zaman zaman devletin bile gerisinde kalabilmektedir. Oysa Türkiye İslami hareketi, bu ülkenin geleceğini inşa edecek adalet merkezli, dönüştürücü ve ufuk açıcı bir perspektif ortaya koymalıdır. Hem ülkeyi hem de bölgeyi ileriye taşıyacak iradenin merkezinde yer almalıdır.

 

Kendisini Türkiye İslami hareketinin bir parçası olarak gören kişi ve kurumların, yüz yıl önce zorla ve hileyle bu ülkeye giydirilen; artık bu toplumsal gövdeye dar gelen ve patlamak üzere olan baskıcı zihniyeti kader gibi benimsemesi büyük bir talihsizliktir.

 

Bu takıntılı tutum, ne İslam adına ne de bu ülkenin geleceği adına kabul edilebilir. Başta Müslümanlar olmak üzere, bölgemizin ve ülkemizin iyiliğini isteyen herkes günün ruhunu doğru okumalı; adaletin, hakkaniyetin ve İslam’ın gerektirdiği yerde durmalıdır. Dinimizin, ahlakımızın ve günün fıkhının gereği de budur.

 

Maide, 8:

 

"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletten ayrılmaya yöneltmesin. Adaletli davranın ki bu takvaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah sizin işlediklerinizden haberdardır."

Özet
:
Naci HANPOLAT - Kenan Alpay’ın Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner ve Hüseyin Çelik hakkında kaleme aldığı metin ve bu isimlere yönelttiği ithamlar, Türkiye Müslümanlarının Kürt meselesiyle olan imtihanını bir kez daha görünür kıldı. Bu yazıyı okuduğumda, Türkiye İslami hareketinin Kürt sorununa yaklaşımında 1990’lı yıllardan bugüne uzanan zihniyet çizgisi adeta bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçti
Resim
Türkçe
X