İran’ın Caydırıcılık Mimarisi: Kararlılık Testi — Kaçırılan Fırsatlardan Savaş Eşiğine
İran’ın ABD ve İsrail kaynaklı saldırganlık karşısındaki imkânları ve sınırlılıklarını ele aldığımız çalışmamızla örtüşen değerlendirmelere, Rus askeri analist Yuriy Lyamin’in analizinde de rastlıyoruz. Lyamin, İran’ın uzun süredir benimsediği “Stratejik Sabır” politikasının belirli bir dönem için caydırıcılık sağladığını, ancak 2024–2025 sürecinde yaşanan gelişmelerle birlikte Tahran’ın stratejik konumuna zarar vermiş olabileceğini savunuyor.
Konuya ilişkin değerlendirmelerimi daha önce kaleme aldığım makalede ele almıştım; ilgilenen okurlar aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirler:
Stratejik sabır düşman için bir fırsata dönüşmesin
İran ordusu ve savunma sanayii (VPK) üzerine uzmanlaşmış Rus analist Yuriy Lyamin, uzun yıllardır İran’ın füze kapasitesi, hava savunma mimarisi ve bölgesel askeri doktrini üzerine çalışmalar yürütüyor. Lyamin, analizlerini @ImpNavigator adlı Telegram kanalında, açık kaynak istihbaratı ve askeri-teknik veriler ışığında yayımlıyor.
Aşağıda, Lyamin’in söz konusu analizinin geniş bir özetini paylaşıyorum:
⸻
İran’ın Caydırıcılık Mimarisi:
Kararlılık Testi — Kaçırılan Fırsatlardan Savaş Eşiğine
İran’ın uzun yıllar boyunca inşa ettiği caydırıcılık stratejisi üç temel sütuna dayanıyordu.
İlk olarak, dış caydırıcılık hattı, İran’ın bölgesel müttefikleri üzerinden şekilleniyor; bu aktörler İsrail ve ABD’nin dikkatini ve askeri kapasitesini İran dışındaki cephelere yöneltiyordu.
İkinci sütun olan iç caydırıcılık, Tahran’ın geniş füze ve insansız hava aracı (İHA) envanteri ile Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidine dayanıyordu.
Üçüncü ve en kritik unsur ise, İran’ın nükleer programının teorik olarak askeri bir yöne evrilebileceği ihtimaliydi. İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in nükleer silahları yasaklayan fetvasına ve ülkenin Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) taraf olmasına rağmen, bu ihtimalin varlığı dahi güçlü bir caydırıcı unsur oluşturuyordu.
Bu sistem, 2024’ün ikinci yarısına kadar görece istikrarlı biçimde işledi. Ancak İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik baskıyı artırdığı bir dönemde, Mayıs 2024’te Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasında hayatını kaybetmesiyle birlikte Tahran’da karar alma süreçlerinde ciddi kırılmalar yaşandı.
Uzmanlara göre İran, bu aşamada iki net stratejik seçenekten birini tercih etmek zorundaydı.
İlk seçenek, nükleer dışı caydırıcılığı yeniden tesis etmekti. Buna göre İran, Ağustos 2024’te Hamas Siyasi Büro Başkanı’nın Tahran’da öldürülmesinin ardından, tüm bölgesel müttefikleriyle birlikte İsrail’e karşı geniş çaplı bir saldırı düzenleyebilirdi. Bu adım büyük bir savaşı tetiklese bile, çatışmalar İran açısından çok daha avantajlı koşullarda başlayacaktı.
İkinci seçenek ise, müttefiklerin İsrail ve ABD’yi oyaladığı bir süreçte nükleer silahın acil biçimde geliştirilmesiydi. Ancak İran yönetimi, bu iki kritik tercihten hiçbirini hayata geçirmedi.
Bu stratejik tereddüt, Haziran 2025’te İsrail ve ABD’nin doğrudan askeri saldırılarıyla sonuçlandı. Üstelik bu kez İran, çok daha dezavantajlı bir konumdaydı. 12 gün süren Haziran savaşı temel çelişkileri çözmedi; aksine yeni bir krizin kaçınılmaz olduğunu ortaya koydu.
Sonraki altı aylık süreçte İran’ın yeni bir savaşa hazırlandığı gözlendi. Füze üretimi hızla yeniden artırıldı, yer altı askeri altyapısı genişletildi ve muhtemelen yeni füze ve silah sistemleri test edildi. Ancak bu hazırlıkların büyük bölümü kamuoyundan gizlendi.
Haziran savaşından önce İran, caydırıcılığı güçlendirmek için birçok askeri geliştirmeyi erken aşamalarda dahi sergilerken, savaş sonrası dönemde bu yaklaşım terk edildi. Füze denemeleri hakkında bilgiler dahi çoğu zaman yalnızca sivil havacılığa yapılan uyarılar veya görgü tanıklarının kaydettiği görüntüler sayesinde ortaya çıktı.
Buna karşın İran, zaman ve mali kısıtlar nedeniyle yeni ve kapsamlı bir hava savunma sistemi kurmayı ya da hava kuvvetlerini modernize etmeyi başaramadı.
Mevcut tablo, ABD ve İsrail açısından İran’a yönelik yeni saldırı senaryolarını gündeme getiriyor.
Bunlardan biri, doğrudan saldırı yerine uzun süreli askeri baskı ve tehdit stratejisi izlenmesi.
Bu senaryoda İran sürekli bir saldırı beklentisi içinde tutulacak; bu durum hem silahlı kuvvetleri yıpratacak hem de ekonomi üzerinde ciddi baskı oluşturacak. Ancak bu yaklaşım, ABD’nin bölgede uzun süreli ve maliyetli bir askeri varlık bulundurmasını gerektiriyor.
Bir diğer seçenek ise deniz ablukası.
Ancak İran’ın buna, Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ni ABD ve müttefikleriyle bağlantılı tüm ticari ve askeri trafiğe kapatarak karşılık vermesi halinde, Washington’un yine İran topraklarını hedef alan doğrudan saldırılara yönelmesi kaçınılmaz hale gelecektir. Bu noktada, İran’daki askeri tesislerin yanı sıra üst düzey siyasi ve askeri liderliği hedef alan “baş kesme” operasyonları dahi ihtimal dahilinde görülüyor.
Böyle bir senaryoda İran için en büyük risk, saldırının niteliğine dair tahminlere saplanıp kalmak olacaktır.
“Orantılı karşılık” hesaplarıyla beklemek, zamanında yapılabilecek ve düşman için yıkıcı bir ilk darbe fırsatının kaçırılmasına yol açabilir.
Bu nedenle en gerçekçi – ancak en zor – strateji, İran’ın resmi söyleminde de vurguladığı gibi, herhangi bir saldırıyı topyekûn savaşın başlangıcı olarak kabul etmek ve erişilebilen tüm ABD bağlantılı hedeflere eş zamanlı karşılık vermektir.
Olası bir çatışmada ABD’nin, ana askeri unsurlarını İran’dan mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışacağı öngörülüyor. Uçak gemilerinin, İran’ın gemisavar balistik ve seyir füzelerinin büyük bölümünün menzili dışında, birkaç yüz kilometrelik mesafelerde faaliyet göstermesi bekleniyor.
Nitekim 2025 baharında Husilerle yaşanan çatışmalarda bir ABD uçak gemisinin Yemen kıyılarından yaklaşık 800 kilometre uzakta konuşlandığı biliniyor. İran’ın 1000 kilometrenin üzerinde menzile sahip gemisavar füzeleri bulunmakla birlikte, bu silahların sayısının sınırlı olduğu değerlendiriliyor. Buna karşılık ABD, İran’a yakın askeri üslerini hava savunma ve füze savunma sistemleriyle yoğun biçimde korumaya çalışacaktır.
Bu nedenle İran için bölgesel müttefiklerin devreye sokulması hayati önem taşıyor. Irak’taki en büyük İran yanlısı silahlı gruplardan biri olan Ketaib Hizbullah, şimdiden tüm “Direniş Ekseni”ni topyekûn savaşa hazırlanmaya çağırmış durumda. Grup, İran’ın 40 yılı aşkın süredir bölgedeki müttefiklerini desteklediğini vurgulayarak, artık İran’a destek olma zamanının geldiğini savunuyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Orta Doğu’da yeni ve uzun soluklu bir savaşa girme konusunda isteksiz olduğu değerlendirilirken, İran açısından olası bir çatışmada en kritik unsur dayanıklılık olacak. Tahran’ın karşılığı, yalnızca ABD üsleri ve savaş gemileriyle sınırlı kalmamalı; ABD ile bağlantılı tüm hedefleri kapsamalıdır.
Bu bağlamda, İran yönetiminin ülkede patlak veren iç karışıklıkları kısa sürede bastırması da stratejik açıdan önemli bir mesaj olarak görülüyor.
Devletin kontrol kapasitesini ve kararlılığını ortaya koyan bu müdahale, aynı zamanda dış aktörlere verilen bir güç gösterisi niteliği taşıyor. Aksi bir senaryoda, yani iç karışıklıkların uzaması halinde, ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırılarının çok daha erken gündeme gelebileceği değerlendiriliyor.
KAYNAK: t.me/milinfolive/
